top of page

7 Temmuz 2024 Pazar

  • sesinakmaz
  • 9 Tem 2024
  • 11 dakikada okunur

8 Temmuz 2024 Pazartesi


Üç gündür yazamıyorum. Günü gününe yazmak oldukça güçlü bir disiplin içinde yaşamayı gerektiriyor. Yaz mevsimindeyiz. Çocukların haklı olarak tatil yapmaya ihtiyaçları oluyor. Dışarıda vakit geçirme ihtiyaçlarına cevap vermek ise benim rutinlerimi bozuyor. Ara sıra mola vermenin bana da iyi geldiğini düşünerek kabullenip devam ediyorum. Yazmak düşündüğümden çok zamanımı alıyor ve aynı anda hayal ettiğimin ötesinde bir iyilik hali getiriyor.


Cuma günü Derin’in bateri dersi iptal olunca, çocuklar tüm gün denize doysunlar diye erken gitmeye karar verdim. Kahvaltı ne olacak diye düşünürken Derin “Anne bir gün de kahvaltıyı boşver. Gevrek, poğaça falan alalım. Bugün de böyle olsun.” dedi. İstemeden kabul ettim. Çok keyifli bir yolculuk yaptık. Merin yolda uyuyunca, vardığımızda çocuklar sahile inerken, ben arabada kaldım. Merin uyanınca çocukların oturmamız için ayırmalarını rica ettiğim şezlonga geçtik. Sevdiğim gibi sakin bir sabahtı.


Merin deniz ve kumu çok sevdi. Çoğunlukla kumu yemesine engel olamadık. Derin büyük dikkatle takip edip yemek istediği zaman “Hayır!” diyerek uyardı. Merin öyle tatlı ki, onaylamadığımızı biliyor ve daha biz müdahale edemeden kaşla göz arasında hızla kumu ağzına sokuyor. Zararı olmadığını düşündüğümden çok müdahale etmiyorum, dikkatini başka yere çekmeye çalışıyorum. Hayır demenin çok faydası olmuyor. Hem ne kadar kum yiyebilir ki? Denize girmekten de büyük keyif aldı. Derin kumdan bir piramit, Serin ise bir kanal inşa etti.


Hava bulutluydu. Birden yağmur yapmaya başlayınca kafenin kapalı alanına kaçtık. Karnımız da acıktı ama elektrikler gittiği için beklemek durumunda kaldık. Şiddetle çakan şimşeğin ardından dağda yangın başladığını öğrendik. Ekincik halkı seferber oldu, yangın yerine gidip müdahale ettiler. Yangın ekipleri ve helikopterler geldi. Helikopterler denizden sürekli su dolumu yapıyorlardı. Helikopterlerden biri su almak için dağın arkasına giderken, diğeri hemen önümüzden su alıyordu. Bunu izlemek heyecan vericiydi. Serin “Anne bu pilot üşengeç bence. Dağın arkasına girmek yerine buradan su alıyor.” dediğinde güldük. Acil müdahaleyle yangını söndürdüler.


Kumsalda Merin’le oldukça yoruldum. Oyalamak için büyük çaba sarf ettim, oyunlar oynadım. Dört gözle uyumasını bekledim. Bugünün sözde ev işlerinden uzak, dinleneceğim bir gün olmasını hayal etmiştim ama daha çok yoruldum. Ali’nin de yanımızda olmasını diledim. Ama Ali oldukça uzun bir gece geçirdiğinden evde yatıyordu, akşamdan kalma, hala sarhoştu. Sonunda Merin uyuduğunda şezlongda ayaklarını uzatıp yazılarıma döndüm.


Kafeden geçerek kumsala iki çocuklu bir çift geldi. Tartışmaya başladılar. Kadın, adama “Beni getire getire buraya mı getirdin?” diye kızıyordu. Adam “Burası Muğla’nın en güzel koylarından.” deyince kadın “Burası mı güzel? Şu pisliğe, şu kalabalığa bak. Bu kadar yolu burayı görmeye mi geldik?” diye söyleniyordu. Kadın küsüp kendini kapattı, kenara çekildi. Adam çocukları neşelendirmeye çalıştı, denizde oynadı. Çok uzağımda değillerdi. Elimde değil, şahit oldum ve etkilendim. Üzüldüm, hatta gözlerim doldu. Kadının ne istediğini, ne beklediğini söylemeyişi, adamın çok güzel bişey yaptığını düşünerek karısını ve çocuklarını buraya getirmesi ama karısının bundan mutsuz olması, adamın çaresizliği, ikna çabası… hala orada ne gördüğümü düşünüyorum. Aile tartışmaları, çocukların arada kalışları hüzünlendiriyor beni. Kendi çocukluğumu ve Ali’yle geçmiş kötü günlerimizi hatırlıyorum sanırım. Gözlerim doldu. Merin kucağımda uyuduğu için kalkamadım. Derin’i çağırıp bu insanlara soğuk bişeyler ikram etmesini, şezlong ve loca gibi hizmetlerden ücretsiz faydalanabileceklerini söylemesini istedim. Derin gidip konuşunca, karı koca yanıma gelip teşekkür ettiler. Kadın, günlerden beri seyahat halinde olduklarını, buranın dağların arasında, alelade bir yer olduğunu görünce hayal kırıklığına uğradığını söyledi. “Sizce de öyle değil mi? Şu manzaranın, etrafın haline bakın?” dedi. Güzelliğin göreceli olduğunu, beğenmemesinin oldukça kabul edilebilir, normal olduğunu, kocasının kendisini mutlu etmek için çabaladığını düşündüğümü söyledim. Benzer şeylerin her ilişkide yaşandığından, bizim de deneyimlerimiz olduğundan bahsettim. Günü burada geçirmeseler de soluklanıp soğuk bişeyler içerlerse belki daha iyi hissedebileceklerini, bu sebeple davet ettiğimi anlattım. Minnettar olduğunu söyledi. Biraz sohbet ettik. Böyle şeyler yapmak hiç benim tarzım değildir. Anlaşamayacağımı düşündüğüm insanlarla iletişim kurmaya çalışmam, uzak dururum. Yaptığıma ben de şaşırdım.


Kafenin işletmesinden sorumlu olan Emre yanıma gelip “Sesin sen buraya ger gün gelsene, lütfen gel. Burada sadece otur bana yeter. Kadın geldiğinden beri şikayet ediyor. Çok iyi idare ettin.” diyerek bana iltifat etti. Emre iltifatta cömerttir. Buraya her gün gelsem benim gibi mükemmeliyetçi ve düzen delisi birinin kendileri için oldukça soruna neden olacağına eminim. Bir dönem bu kafeyi ben de işlettim. Biliyorum. Yine de böyle söylemesi güzeldi.


Kadın bana Ekincik’i beğenmediğini söyleyip onay beklediğinde, buraya ilk geldiğim günü hatırladım. Ekincik’e aşık olmuştum. Kardeşimle köpeğimi de alıp motorla gelmiştik. Yollara, manzaralara, doğasına hayran kalmıştım. Yavaş, yavaş, tadını çıkara çıkara gelmiştik. Şimdi düşününce motorun benim için en uygun araç olduğunu anlıyorum. Araba tutuyor, midem bulanıyor. Motorla seyahat etmiş olmak da yolculuğumu unutulmaz kılmıştı.


Bugünkü planımız Rabia ve çocuklarla buluşmaktı. Akşamüzeri geldiler. Onlar gelince tekneyi çağırdım. Yeni tanıştığımız aileyi de davet edip dolaşmaya çıktık. Bir süre sonra anladım ki yaptığım bir hareketle birilerinin hayatının değişeceğini beklememeliyim. Değişmeyecek, en ufak bir fikirleri olmayacak bile. Zaten bunu kendim için yaptım. Başkasına iyilik için yaptığımı söylemek de kendimi kandırmak olur.


Gittiğimiz koyda çocuklar çok eğlendiler. Fakat ben daha çok yorulduğumu hissederek dönmeyi talep ettim. Dönünce misafir ettiğimiz aile ayrıldı. Biz de Rabia ve çocuklarla baş başa kaldık, sohbet ettik. Rabia Ekincik’te kaldığımızı, kalacağımızı sanmış. Geç olduğu için kendilerinin de kalabileceğini düşünmüş. Fakat benim bundan hiç haberim yoktu ve eve gitmek istiyordum. Oldukça ısrar edince düşündüm. Aslında çocuklarım arkadaşlarıyla görüşsün, ben de arkadaşımla sohbet edeyim istiyorum ama öyle yorgunum ki, ne zaman böyle şeylere kalkışsam bedeli benim için ağır oluyor. Ya gece çocuklardan biri uyanıyor, ya ben yatağı yadırgıyorum, ya başka bir sürprizle karşılaşıyorum. Merin henüz bebekken dinlenecek imkanım olmuyor. Bu sebeple en konforlu olduğum yerde, evde olmak istiyorum. Şimdiden çok yorulmuştum ve başım ağımaya başlamıştı. Derin’in bizsiz dışarıda, birinin evinde kalmaması konusunda karar almıştık. Rabia bu sefer de Derin’in kalması için çok ısrar etti. Rabia’yı seviyorum ve yakın hissediyorum. Açıkça konuşabildiğim hayatımdaki bir kaç kişiden biri. “Rabia ‘Hayır’larıma saygı duyulmadığını düşünüyorum.” dedim. O da “Böyle günler her zaman olmuyor, biliyorsun. Bazen esneyebiliriz.” gibi bişey söyledi. Şakalaştık. Öyle ısrarcı ki Derin’in de aklını çeliyor. Ali’yi arayıp durumu anlattım. Derin’in Rabialar’la Circles’da kalmasını kabul edince “Tamam.” dedim. Saat geç olduğu için hemen ayrıldık. Serin ve Merin’i alıp eve döndüm. Yolda Merin uyudu. Eve geldiğimizde içeri girmekte çok zorlandım. Ali uyanıp arazide çalışmaya gitmiş. “En azından bizi bekleyip karşılayabilirdi, yardım edebilirdi.” diye düşündüm. Derin’in büyümüş olması bana büyük destek. Olmadığında bunu çok daha iyi anlıyorum.


İçimden söylene söylene içeri girdim, Merin’i yatırdım. Serin’le hızlıca bir duş alırken Merin tekrar uyandı. Sonunda hepimiz yatağa gidip yorgunlukla hemen uykuya daldık.


Ertesi gün Derin’in yokluğunu hepimiz hissettik. Merin ve Serin’le çok güzel bir sabah geçirdik. Derin’in pijamalarını görünce duygulandım, kokladım, ağladım. Duygusalım bu sabah. Merin uyuyunca yazı yazarken de ağladım. Tahmin ettiğim gibi fazla yorulmuştum. Kendime gelemiyordum. Ekincik’te kalsaydım nasıl olurdum tahmin edebiliyorum. Hasta hissettim, tüm gün çarpıntı ve halsizlikle, şiddetli baş ağrısı çektim. Çocuklarla kısa süreliğine çarşıya çıktık ama zorlandım, bayılacak gibi hissettim. Anlayamıyorum. Geçen sene hamileyken Temmuz sıcağında araba kullanıp gök gözlem kampına gittim, çadır kurdum. Denize gidip tüm gün insanlarla görüştüm, muhabbet ettim, yüzdüm. Hiç böyle yorulmamıştım. Gün boyu Merin’i oyalamaya çalışmaktan mı bu kadar yorulduğumu anlamaya çalıştım.


Öğleden sonra olduğunda Derinler hala gelmediğinde merak ettim. Hava çok sıcak. Derin’in üst üste bir kaç gün denizde olmasından, en sıcak saatlerde kumsalda, denizde vakit geçirmesinden endişelendim, endişelerimi Rabia ile paylaştım. Hasta olup Pazartesi günü yapılacak kano etkinliğine gidememesinden korktum. Döndüklerinde uyuyordum. Uyandığımda Derin iyi hissetmediğini söyledi. Ateşi 38’i gösteriyordu. Korktuğum şeyin başıma gelmesine çok kızdım. “Hayır.” diyememiş olmama çok kızdım. Kendimi düşünmeyi bir türlü beceremiyorum. Önceki gün ve dün tüm gün Ekincik’te olmak zaten yeterince yorulmama, işlerimin aksamasına sebep oldu. Yetişemiyorum. Üstüne istemediğim halde Derin yatıya kalıp hasta geldi. Zaten dışarıda uyumasını istemememizin bir nedeni de her geldiğinde hasta olması. Ali yoğun, işi olduğunu söylüyor. İş görüşmeleri bol muhabbetli, alkollü geçiyor. Eğlencenin dozunu o kadar kaçırıyor ki eve geldiğinde yataktan kalkamıyor. Diğer her şeyle ilgilenmek, herkese bakım vermek ve düşünmek zorunda olmaktan çok yoruluyorum, stres yükleniyorum. Bu sebeple sürdürülebilir bir düzen sağlamaya ve korumaya çalışıyorum. Eğlenmek herkesin ihtiyacı ama eğer bunun ucu bir başkasına dokunuyorsa kendimi tüketene kadar dışarıda olmamalıyım. Arkadaşımla bir kaç saat görüşüp dozunda bırakmak, alkol içeceksem kaldırabileceğim kadar, ertesi gün hasta olmayacak kadar içmek gibi önlemler almalıyım. Derin’in de Ali’nin yolundan gitmesinden endişe ediyorum. Öfkelendim ve sesimi yükselttim. Bu evde herkesin eğlenmeye ayırdığı vaktin zararının bana dokunduğunu, eğlencenin ardından günlük hayata devam edemeyecek kadar yorgun ve hasta olduklarında, yapamadıkları diğer her şeyle tek başıma ilgilenmek zorunda kaldığımı söyledim. Çamaşırlarla ilgilenip duşa girdim. Sanırım bu ara sinirlendiğimde bu rutini uyguluyorum. Bu sırada Ali Merin’le ilgilenmeye çalıştı.


Ali yemek yapmış. Makarna yapıp yanına patates, patlıcan kızartmış. Buna da çok öfkelendim. Nadir yemek yapıyor, yaptığında da çoğunlukla patates kızartıp makarna pişiriyor. Ya O’nun sağlıksız yemeklerini yiyeceğim, ya da tekrar yemek yapacağım. Evde sağlıklı yemek yenmesini sağlamak da tek başıma bana düşüyor. Özellikle Merin’in makarna, patates yemesini istemiyorum. Tüm bunlar çok fazla geliyor. Bazen çığlık atmak, haykırmak, çılgınca koşmak istiyorum.



Derin ılık duşa girdi, dinlendi. Ateşi biraz düştü. Dinlenince daha iyi hissettiğini söyledi. Ayrıca daha ben kızmadan, eve geldiğinde çok yorgun ve hasta hissettiği için kendi kendine kızdığını söyledi. “Anne arkadaşımla harika vakit geçiriyorum ama gece başka bir yerde, sizsiz uyumaktan ben de hoşlanmıyorum. Uykumu alamadım, yorgunum. Kendi kendime bir daha dışarda kalmama kararı aldım. Haklıymışsın. Ama izin vermeseydin hep kalmayı isteyecek, farkına varamayacaktım.” dedi. Anlamasına sevindim. Başka bir yerde kalsa bile evdeki rutinini devam ettirmeli ama yapamıyor. Böyle zamanlarda izlediğimiz yabancı filmleri düşünüyorum. Çocukların düzeni bozulmasın diye eve bakıcı çağrılıyor, ailenin düzeni neyse, anne baba evde olmasa da bilinen düzende devam ediliyor. Çocukların yatıya kalıp çılgınca yorulmalarını arada bir de olsa doğru bulmuyorum. Harika anılar biriktiriyorlar, eğleniyorlar ama bunu düzenlerini bozmadan da yapabilirler.


Çocukları erkenden yatırdım. Baş ağrım hala geçmedi. Her ihtimale karşı ateş ölçer ve ilaçları yatarken yanıma aldım. Ali çocukların odasına gelip “Maç izlemeye gidicem.” dedi. Bunu söylemesine inanamadım. Dün ve bugünü yatarak geçirdi. Ayrıca futbolla alakası yoktur, asla maç izlemez. Derin’in az da olsa ateşi var, gece ne olacağı belli değil. Şimdi de maç izlemeye gideceğini söylüyor. Öyle öfkelendim ki “Derin’in ateşi çıkabilir. Yorgunum, başım ağrıyor. Hasta hissediyorum. Sen maç izlemeye mi gideceksin? Tabi git! Hiç durma!” dedim. Önce “Tamam, evden izlemeye çalışırım. Gitmiyorum.” dedi. Beş dakika sonra arabanın çalıştığını ve gittiğini duydum. Eskiden olsa yine hiç sesimi çıkarmaz, hatta aramaz ama bazen de öfkeden deliye dönebilir, canını sıkmak için arayıp, ağzıma geleni söyleyebilirdim. Genel tavrım surat asmak, küsmek olurdu. Sadece Derin’in hasta olabileceğini düşünüp biraz kızsam da umursamamaya çalıştım. Çok daha fazla hasta olmamak, gece uyanırsa Derin için ayakta olabilmek adına hemen uyudum. Gün böyle sona erdi.


Pazar günü hastalıksız, sağlıklı, mutlu uyanabildiğimize memnuniyetle uyandım. Çocuklara yulaf hazırladım. Güzel bir sabah geçirdik. Ali gece çok fazla içmiş. Kalktığında hala sarhoştu. Eminim bahanesi “Sesin bana kızdığı için stresle baş etmek için içtim.” olacaktır. Eskiden yaptığım gibi küsmedim. Musmutlu bir “Günaydın.” dedim. Merin’i, çocukları sevdik. Bir ara Ali’ye “Sana dün gece Derin’in ateşlenip hastalanmasından endişelendiğimi, içmemeni, evde kalmanı istediğimi söylemiştim.” dedim. “Yaa öyle mi söyledin? Tam da bu cümleleri mi kurdun? Ben tam tersini ve ‘git’ dediğini duydum.” dedi. Haklı, öyle sinirliydim ki bu cümleleri kuramadım. Ama gitmemesi gerekiyordu. “Dünya şampiyonası, çok önemliydi.” dedi. “İsterse uzay şampiyonası olsun. Hiç bir şey Derin’in hastalanmasından önemli değil. Desteğine ihtiyacım olabilirdi ama olmadı. Şükret. Güzel bir gece geçirdim. Bu sebeple sorun etmeyeceğim.” dedim.


Aslında ailece geçirdiğimiz güzel bir gündü ama ara ara Ali’yle tartıştık. Bir ara Ali “Haksızlığa uğradığımı hissediyorum. Dün Merin’le ilgilenmeye çalıştım, yemek yaptım ama sen bana bağırdın. Bu haksızlık.” dedi. Ben de aynı haksızlık hisleriyle dolu olduğumu söyledim.


Bugün, bir yıldır beklediğimiz dünya çikolata günüymüş. Her sene bugün çocuklarla bol çikolata alıp film izleriz. Fakat bir kaç gün evden çıkınca, evi düzene sokmak hayli çaba gerektiriyor. Derin kitap okuyor, Serin ise oyun oynuyordu. Kendimi yine tek başıma her işi halletmeye çalışırken buldum. Çocuklara, film izlemek istiyorlarsa evi düzene sokmaya katkıda bulunmaları gerektiğini, aksi halde tüm gün ev işi yapacağımı ve oturup film izleyemeceğimi söyledim. Bugünü kutlamamak gibi bir seçeneğimiz olduğunu da söyledim. Dilerlerse oyun oynayıp kitap okumaya devam edebileceklerini, benim için tüm gün ev işi yapmanın sorun olmadığını anlattım. Kalkıp eşyalarını topladılar. Evde herkes otururken çalışmak bana adil gelmiyor. Ben de oturabilirim, hakkım var. Ama düzenli bir ev ihtiyacım da var. Görüyorum ki tüm ailenin buna ihtiyacı var. O zaman harekete geçmeliler. Ali’nin ev işi yapan bir adam olmadığını biliyoruz. Evi da ağıtan bir adam da değil. “Çocuklarım ortalığı dağıtıp kirletmiş ama beceriler geliştirip, öğrenmişler, deneyimler kazanmışlar. Ben de toplayarak katkıda bulunurum.” diyecek biri hiç değil. Ev işlerinde çocuklarla yalnızız. Ali’nin yapmadığı her iş çocukları da beni de güçlendiriyor. Olaylara iyi tarafından bakıyorum.


Çocuklara bugün evde çok fazla çikolata olacağına dair garanti verdim. Ali de eğer marketten bişeyler alacaksak salam, sosis gibi fast food malzemesi almamızı, sandviç yapacağını söyledi. Daha dün makarna, patates yaptığını hatırlattım. Beni eve çikolata almakla suçladı. Ben de onu her gün eve tost söylemekle suçladım. Kendi sağlığına dikkat etmediği gibi çocuklara da kötü örnek olduğunu söyledim. Tüm bunları yemeyi benim de sevdiğimi, uzak durmaya çalıştığımı anlattım. Konu yine bir şekilde tatlıya bağlandı ve yemek siparişlerini verdik. Herkes ne istiyorsa onu yedi ama üstünü kapatmak yerine rahatsız olduklarımız hakkında konuştuğumuza seviniyorum.


Ali’yle böyle ara ara tartışırken bir ara Derin’e bakıp “Derin babanla tartışıyoruz diye geriliyor musun?” dedim. Bence Derin hislerini saklayacaktı ama Ali “Evet, geriliyor.” deyince, Derin de “Evet, geriliyorum.” dedi. Serin’e sordum ama Serin oyuna dalmıştı. “Pek farkında değilim.” dedi. Belki de gerilmemek için kendini oyunun dünyasına kapatıyor. Derin’e “Oğlum yokmuş gibi davranmaktansa konuşmak ve tartışmak daha sağlıklı. İnan bana tartışmamız kavgaya dönüşmeyecek. Gerilmeni anlıyorum ama hayat bu. İlişkilerin olduğu yerde tartışmalar da olur.” dedim. Ali “Annen büyümeyecek diyorsa benden yana hiç sorun yok. Asla büyütmem. Tartışmayı isteyen taraf da değilim.” dedi. Ali’nin pek tartışma başlatmadığı doğru. Yazdıklarıma cevap veremediği için, olayları kendi açımdan anlatıyorum. Kendimi haklı gösterme çabasına giriyorsam, dozunu aşmak istemem. Kendimi gayet haklı görerek terapistimle görüşürken sık sık ters köşe oluyorum. Doğrularımızın kendi doğrularımız olduğunu, başkalarının da kendi doğrularının varlığını ve en az bizimki kadar doğru olabileceğini unutmamak gerek.


Dünya Çikolata gününde mutlaka Çarli’nin Çikolata Fabrikası’nı izleriz. Fakat bugün yıllardır izlemek istediğim Çikolata filmini izlemeyi önerdim. Evin ekran izlemeyeni olarak isteğim olumlu karşılandı. Gerçekten harika bir filmdi. Ali film boyunca benimle uğraştı. Kötü bir adamla evli olan kadın, bir başka kadınla konuşurken “O’nunla kaldığım için aptal olduğumu düşünüyorsun değil mi?” dediğinde Ali de bana dönüp “Benimle olduğun için aptal olduğunu mu düşünüyorsun?” diye sordu. Önce “Bazen.” deyip güldüm. Sonra “Aslında benden çok benim için böyle düşünen arkadaşlarım olduğunu hissediyorum. Onları anlıyorum ama düşüncelerinin beni etkilemesine izin vermiyorum.” dedim. Böyle sorduğuna göre, beni de haklı gördüğü yerler var diye düşündüm. Boşanmayı ben de defalarca düşünsem de sebeplerim boşanmaya yetecek ağırlıkta gelmedi. Bazen kaçmak istiyor insan. Boşanırsa tüm dertleri bitecek gibi hissediyor. Boşanmak bazı durumlarda gerekli olsa da her durumda bunun doğru olmadığını biliyorum. Boşanan çok arkadaşım var. Ayrılmanın dertlerine çözüm olmadığını fark edenler var. Kaçmaya çalıştığımız şey kendimiz olabiliyoruz. Biz değişirsek her şeyin, herkesin değişeceği gerçeğini unutabiliyoruz. Ali ve kendim için sorunlardan kaçmak, görmezden gelmek yerine çözmeye çalışmamız gerektiğini savunuyorum. Çünkü birbirimizi seviyoruz. Sevmek sorumluluk almayı gerektiriyor. Eskiden çok zorlandığım yerlerde bırakıp gitmek isterken, şimdi o zorlanmalarımın ne kadar gerekli olduğunu, tam da zorlandığım yerde durup o noktayı güçlendirmem gerektiğini biliyorum. Ali’de babamın sevmediğim yerlerini görüyorum, bazen annem oluveriyorum. Bazen hayatımı, evliliğimi etrafımdaki ve ailemdeki kötü evliliklere benzeterek büyük hata ediyorum. Bir gün Ali’ye “Ben seninle ne yapacağım? Biz nasıl beraber kalacağız?” diye sorduğumda “Artıları eksileri teraziye koyacaksın. Neresi ağır basıyorsa ona göre kararını vereceksin.” demişti. Gözüme eksiler çarpsa da terazide artılar ağır basıyor. Ayrılık bazen elzem, bazen yanlış. Tartıya iyi bakmak lazım. Terapistimiz de boşanmamızın çok kötü bir karar olduğunu düşünüyor. Eğer vazgeçersek 4-5 sene içinde çok pişman olacağımızı görebildiğini, günümüzde eşine az rastlanan, sevgi dolu bir ilişkimiz olduğunu savunuyor. Ben de dönüp dolaşıp bu noktaya geliyorum.


Günün devamında dışarı çıktık. Bostan’da gezip olgunlaşan domatesleri görünce sevinçten zıpladık. Salatalıklar, kabaklar, biberler, karpuzlar, altın çilekler, mısırlar ve daha neler neler… çocuklar mutluluk dansı yaptılar. Aylar önce böyle olacağını hayal etmiştim. Bahçe, bostan bir evin olmazsa olmazı olmalı. Yaşamı öğrenmenin yolu tohumla başlıyor. Serin ağzına domates koymaz ama bostandan elleriyle topladığı domatesleri afiyetle yerken “Anne ben bu domateslere bayıldım, artık bir domates canavarıyım.” dedi. İki sene önce yine domates yetiştirdiğimizde her gün böyle afiyetle yemişti. O günleri hatırladım.


Eve girince biz Merin’le yemek yerken çocuklar Çarli’nin Çikolata Fabrikası’nı izlemeye başladılar. Bir günde iki film çok fazla geldi, izleyemedim. Kendi seçtiğim Çikolata filminin bile sonunu getirmekte zorlandım. Sık sık kalkıp kalan işlerimi yaptım. Artık oturup pasif şekilde bişeyler izleyemiyorum. Mutlaka bir işle uğraşmalıyım. Şimdi anlıyorum ki bu insanın doğasına da aykırı. Sanırım bu yüzden ekran karşısında bişeyler yeme isteği duyuyoruz. Elimiz boş kalmamalı. İlerde çocuklar gidince, öyle pek işim kalmadığında ne yaparım diye hayal ediyorum. Sessiz bir evde oturmak zor olur. Sanırım podcast ya da izlemeyi istediğim bir program açıp el işlerime, üretime gömülürüm, bol bol bostan, bahçe, çiçek yaparım, böcek bakarım. Kafamda bitmeyen bir yapılacak işler listesi var. Hayat sürdüğü sürece ben de yapmalı ve üretmeli, keşfetmeli, öğrenmeliyim. Hayatımdan sıkılma kavramını tamamen yok ettim ve buna çok memnunum.


Merin’i uyutunca, çocukların ertesi gün gerçekleşecek olan kano eğitimini düşündüm. Serin’e çabuk kuruyan bir diz altı taytı lazımdı. Geçen senelerde aldığım mayo kumaşını hızlıca dikmeye başladım. Evde herhangi bir üretime başlamak, hayal etmek çocukların havasını değiştiriyor, ilham oluyor. Serin kestiğim kumaş parçalarını bağlayarak fotoğraf albümü yapmış, notlar yazmış. Tilkisine yapacağı yeni kıyafetlerin planını yapmış. Bazen günün geç saatlerinde çocuklar yepyeni fikirlerle dolup harekete geçiyorlar. Gecenin sessizliği bazen bana da çalışmak için uygun gibi gelse de uyanık kalmanın günümüzü yemesini tercih etmem.


Yatağa geç kaldık ama taytı bitirdim. Serin çok beğendi, giyerek uyumak istedi. Güzel bir gün geçirmiş olmanın getirdiği güzel hislerle uyuyakaldık.

 
 
 

Yorumlar


bottom of page