Kendini O'nun Yerine Koymak
- sesinakmaz
- 7 Şub
- 14 dakikada okunur
4-6 Şubat 2026

Bu sabah Merin’in 6:30’da uyanmamı istedi. Aslında bu kış güneş doğmadan pek uyanmıyoruz. Hava karanlıksa Merin’e “Daha güneş doğmadı.” diyorum ve uyumaya devam ediyoruz. Geçen kış ve hatta yaz Merin uyurken, saat 5-6 gibi kalkıp yazı yazdığım, diktiş diktiğim günler çoktu. Hatta bir sabah Ali’yi uyanık yakalamış, yürüyüşe bile çıkmıştım. Güneşin doğuşunu yürürken karşılamış, unutulmaz bir sabah yaşamıştım. Döndüğümde çocuklar uyanıp babalarının yanına yatmış eğleniyorlar, onlar da benim gibi unutulmaz bir sabah geçiriyorlardı. Ali gittiğinden beri eskiden şikayet ettiğim, memnun olmadığım özgürlüklerim elimden hızla kayıp gitti. Sahip olduklarım ne kıymetliymiş. Şimdi hiç bitmeyen, sonu gelmeyen, bana hiç nefes aldırmayan bir döngünün içinde sıkışıp kaldım. Fakat öyle günler gelebilir ki, bu günlerimi de arayabilirim. Bunun farkında olup şartlarımla barışarak, var olan durumu kabul edip buna uygun yaşlamaya gayret ediyorum. Her günümden minnettar olmaya çalışıyorum. Artık yalnız kalamıyorum. Aylardır uyandığım an Merin hemen fark edip kalkıyor, meme istiyor ve her ne yapıyorsam engelliyor. Ben de çocuklardan sonra uyuyup onlardan önce kalkmaya çalışmıyorum. Onlarla uyuyup onlarla kalkıyorum. Erken, saat 22:00-23:00 gibi yatıyor sabah 8’den önce kalkmak istemiyorum. Madem yalnız kalamıyorum, en azından soğuk kış günlerinde güzel güzel uyuyayım istiyorum. Fakat bu sabah Merin hiç alışık olmadığım şekilde erkenden, güneş doğmadan uyanıp aşağı inmek istedi. Uykumu alamamışım. Uyanmakta, kendime gelmekte çok zorlandım. Uyanır uyanmaz su içerim ama su kalmamış. Dolapta soda da bulamadım. Merin’e gidip arabadan su damacanası getireceğimi söyledim. Tüm gece yağmur yağdı. Hava soğuk. Arazi uzun süredir sular altında. Fakat bu sefer evin giriş köprüsü de su altında kalmış. Yukarıya, evin giriş kapısına koyduğum arabaya gidebilmek için çizmelerimle suyun içinden geçmek zorunda kaldım. Seneler önce bu eve ilk taşındığımız kış bugünkü gibi etrafı su basmıştı. O kış çok daha kötüydü. Su evin merdivenlerine kadar çıkmış, günlerce evde kapalı kalmamıza sebep olmuştu. Ali evin arkasından yola kadar demir bir köprü koydurmuştu. Odanın penceresinden yola çıkabilmeyi başarmıştık. Bu su basma durumunu kötü diye tanımladım ama bir yandan hayatımızın en güzel, en unutulmaz günlerini yaşadık. Evde şömine yanarken, penceremize kadar çıkan suyun sanki sonsuza uzanışını izlemek hayatımda gördüğüm en güzel manzaralardan biriydi. Sanki bir göl evinde yaşıyorduk. Ördekler penceremizin önünde yüzüyor, onlarca çeşit kuş beslenmeye geliyordu. Sular altında kalmak hayatı zorlaştırıyor ama muhteşem anılar da bırakıyor.
Merin’i emzirirken salonun diğer köşesinden bir şeyin geçtiğini fark ettim. Sonra yaslandığım koltuğun yanından da bişeyin geçtiğini gördüm. Fare olduklarından emindim. Daha kapanla büyük bir fare daha yakalayıp arabayla çok uzak bir yere götürüp bıraktık. Bunlar yavruları olmalıydı. Evde fare olması çok canımı sıkıyor. Fare demek pislik demek. Hep kafamda böyle kodlanmış. Kurtulmaya çalışıyor, her köşe bucağı temizleyem çalışıyorum. Yine de engel olamıyorum. Fakat daha net, mantıklı düşünmeye çalışınca farelerin varlığı anlamlı geliyor. Bu araziyi aldığımızda, evimizin yerindeki eski yapı bir döküntüydü. İnsanlar yaşamamış, sadece küçükbaş hayvanlarını getirip bakmışlar. Tam bir fare yuvasıydı. Onların yaşam alanına ev yapıp yaşamaya başladık. Şimdi içeri girmelerine kızıyor, kurtulmaya çalışıyorum. İnsanların, hayvanların alanlarını işgal etmelerini kitaplarda okuyup, filmlerde izleyince çok romantik görünüyor. Hayvanların tarafını tutuyor, farelere üzülüyoruz. Ama bizim başımıza gelince iğrenip köklerini kazımak istiyoruz. Çocuklar yakaladığımız farelere bambaşka bir gözle bakıyor, hatta sevimli buluyorlar. Dün yakaladığımız fareye Serin bir isim bile koydu. Serbest bırakırken ismiyle hitap edip vedalaşıyor, arkasından el sallıyorlar. Dışarıda yaşayan dört tane kedi bile farelerin varlığını engelleyemiyor. Kedileri evde beslemeyi düşünüyorum bazen. Daha önce denedim. Ama ben kedi insanı değilim. Bu sabah düşünürken anladım ki kediler, farelerden çok daha asabımı bozuyor. Farelerle daha mesafeli bir ilişki içindeyiz. Biz uyuyunca çıkıyor, sessizce takılıyorlar. Kediler ise resmen eve hükmediyor. Koltukları tırmalıyor, mobilyalara zarar veriyorlar. Bahçede onca ağaç varken, geçen yaz evin yanına diktiğim yukka ağacının gövdesini bile tırmalayıp büyük zarar vermişler. Kediler evi dağıtıyor, girmelerini istemediğim yerlere girip her şeyi deviriyor, mutfak tezgahının üstünde gezinip canlarının istediğini yiyor, yerlere yemek indiriyorlar. Tuvaletlerinin evi berbat kokutması da diğer bir sorun. Böyle düşününce kedi yerine farenin sessiz varlığı daha makul göründü. Az önce gördüğüm minik fare gerçekten çok sevimliydi. Bu demek değil ki evdeki varlıklarına göz yumuyorum. Kapan kurup yakalamaya ve uzaklara taşımaya devam edeceğim. Tek yapmaya çalıştığım düşünce şeklimi değiştirip rahatlamaya çalışmak. Bizim farkına varmadığımız bir sürü canlıya beraber yaşıyoruz aslında. Mesela bir de sümüklü böceğimiz var. Sabah uyanınca bıraktığı parlak sıvıyı görebiliyor, gezdiği yerleri takip edebiliyorum. Uzun süredir nerede gizlendiğini merak ediyordum. Lavabonun altındaki dolabı temizlerken buldum. Serin ve Merin uzun uzun incelediler. Serin marul yedirmeye çalıştı. Nemli, rutubetli ortamları çok sevdiği için lavabonun altına yerleşmiş. Hakkında yazılar okuyup sümüklü böceklerin dünyasına daldık. Evimizdeki davetsiz misafirlerle savaşarak değil, beraber yaşamanın, en azından öldürmeden uzaklaştırmanın yollarını arıyorum. Ancak o zaman rahat uyuyabiliyor, insan olduğumu hissedebiliyorum.
Dün sabah uyandığımda saate bakmak için telefonumu elime aldım ve onlarca mesajla karşılaştım. Derin’in bateri dersini her zamankinden farklı bir güne, eğitmeninin isteğiyle bu sabah almıştık. Derin bir sürü mesaj gönderip uyanmamı istemiş. Halbuki uyurken telefonumu uçak moduna aldığımı biliyor olmalı. Evden çıkmamız için sadece 15 dakikamız kalmışken neden gelip beni bizzat uyandırmadığını anlamıyorum. Neden bu konu hakkında konuşmadığımızı da anlamıyorum. Sanırım genellikle erkenden kalktığım için konu üzerine konuşacak bir durum yaşamadık. Gece geç yattığım için uyanmakta çok zorlandım. Bir arkadaşımla çok uzun süredir yapmak istediğim ama yapamadığım bir sohbeti gerçekleştirdik. Birbirimize sesli mesajlar göndererek sohbet etmek öyle keyifli ve heyecanlıydı ki, bırakamadık. Hakkında daha önce hiç konuşmadığımız şeyleri konuşmak, uzun süredir gizli kapaklı olduğu için rahatsız eden tüm şeylerin üzerini açıp ikimizi de ferahlattı. Konuşulması gereken bazı şeyler var ama bazen yapamıyoruz. Karşımızdakinin tepkisinden, güvenilir olup olmadığına duyduğumuz şüpheden, dedikodu yapar gibi gözükmekten ve daha bir çok şeyden endişelenip içimize atabiliyoruz olan biteni. Günlerdir aklımda olan söylemek istediğim şeyleri erteleyip durdum. Aklımdan atarım dedim ama olmadı. Sonunda cesaretimi toplayıp fikirlerimi yazdığımda karşı tarafında da söyleyecekleri olduğunu, geçmişte hiç bir şeyin kendimi suçladığım gibi olmadığını anladım konuştukça. Nihan Kaya’nın yanlış his yoktur sözüne çok inanırım. Beni rahatsız, huzursun eden şeyler gerçek. Bunları göz ardı etmeye çalıştığımda birikerek bir gün mutlaka büyük bir soruna yol açıyor. Sabredip içime atmaktan o kadar çok doluyorum ki artık o rahatsızlığı veren insanları major tepkilerle dışarda bırakıveriyorum. Arkadaşımla tüm bunları su yüzüne çıkarıp yaşadıklarımı paylaşmak büyük bir rahatlama ve mutluluk yarattı. Bu sayede birbirimizi çok daha iyi tanır, anlar olduk. Arkadaşlığımız da bir gece de bambaşka bir seviyeye yükseldi. Kendini anlatmadan, hatta anlatmak için doğru cümleleri bulamazken karşındakinin durumu çok net anlayıp tam da kullanılması gereken kelimeleri bularak ifade etmesi, yaşadıklarını, halini anlaması eşsiz bir şans. Böyle insanlar kolay bulunmuyor. Bu tarz bir arkadaşlığı bulunca gözü gibi bakıp korumalı insan.
Bana kötü hissettiren tüm o konular, insanlar hakkında o kadar çok konuştum ve düşündüm ki, müthiş bir yorgunluk da hissettim. Uzun zamandır bu kadar çok konuşmamış, odağımı dışarıya çevirmemiştim. İki gün üst üste dışarıya çıkmak da yorgunluğumun önemli sebeplerinden. Önceki gün alışveriş için günün önemli kısmını dışarda geçirmişken, ertesi gün tekrar hem de uyandıktan 15 dakika sonra evden çıkmak zorunda kaldım çocuklarla. Yoldan boyuz, gevrek alıp aceleyle yol aldık. Merin hamurişi yemek istemedi. “Ben yemek yicem!” diye bağırdı. Gevreği yemekten saymıyor, lokanta yemeği yemek istiyor kızım. Nasıl mutlu oluyorum, nasıl… Derin’i bırakıp beklerken arabayı şarj etmeye gittik. Hava soğuk, ben yorgunum. Dağa yürüyecek havcamda değilim. Yanıma iPad’i almıştım. Karlar Ülkesi izlemelerine göz yumdum. Serin artık öyle bıktı ki, başka bişey izlemek için yalvardı ama mümkün değildi. Burada amaç Merin’i oyalamak. Kemerini bile çözmedim. Biliyorum ki çok sıkıldı ve çözersem tekrar oturtup bağlayınca durmadan ağlayacak. Çok şükür ki Derin’in dersi çabuk bitti ve almaya gittik. Lokantada yemek yedik. Merin döke saça gerek yemek yemenin keyfini çıkardı. Pilav ve tavuk yedi. Masaya çıkmaya çalışırken bir bardak kırdı. Yanındaki saksıda duran çiçeği oynadı, iki sandalye arasında basamaklara çıkıp tırmanma hareketleri yaptı. Merin’le bir yerde durmak, oturmak imkansız. Sürekli hareket etmek, koşmak istiyor. Dışarıdayken bol bol yürütüyor, koşmasına imkan sağlıyorum. Arabayı uzağa park etmiştim. Özellikle yürümek için bahaneler yaratıyorum. Yemekten sonra yürümek, insülinimi dengelemek için artık aksatmamaya çalıştığım bir eylem. Lokantadan çıkıp yürüdük. Yol üstünde kırtasiye görünce uğradık. Derin’e ve Serin’e konu anlatımlı ders kitapları almam gerekiyordu. İnternet bağlantısıyla her türlü ders içeriğine erişmek mümkün ama elimizde kitap olması daha pratik oluyor. Gördüm ki konuları derinlemesine anlatan bir kitap yok. Raflar deneme sınavlarıyla dolu. Sistem detaylı konu içeriklerine önem vermiyor. Her şey yüzeysel. Oku, ezberle, soruları yanıtla ve hayatından çıkar döngüsünde ilerliyor eğitim sistemi. Deneyimlerime göre sadece sorular üzerinden çalışmak bile matematik ve türkçe öğrenmelerini sağlıyor. İkinci sınıf konularını Serin’le şimdiye kadar hiç konu çalışmadan, sadece sorular üstünden ilerleyerek yaptık. Özellikle türkçede hemen konuyu kavrayıp soruları yanıtlıyor. Mesela çoğul ekleri. Ya da sözcüklerin anlamını değiştiren ekler. Sadece şöyle bir açıklama var; “-ci,-li, -lik, -siz ekleri sözcüklerin anlamını değiştirir.” Ten bir açıklamayı okuyup konuyla ilgili 8 soruya cevap veriyor. Benim için gerçek öğrenme, günlük hayatta kullanım önemli olduğundan kitap okurken bu eki alıp anlamını değiştiren kelimelere vurgu yapıyorum. Bunu yapmak için zihnim sürekli buralarda gezmek durumunda. Çocukların öğrendiklerinin, çalıştıklarının farkında olarak yaşam içinde karşımıza çıkınca örneklendiriyorum. Böylece hava kalmıyor. Okula kıyasla bu ne kadar faydalı bilemiyorum. Yaşayarak zamanla göreceğim. Bir sürü farklı ders kaynağı alıp kırtasiyeden çıktık.
Eve geldiğimizde arabadan iner inmez Derin “Anne! Çok üzgünüm! Çantamı kırtasiyede unutmuşum. İçinde telefonum ve kulaklığım da vardı.” dedi. Offff. Çok yorgundum. Tepki verecek halim bile yoktu. “Tamam bakarız.” deyip eve yürüdüm. Çıkarken atları bağlamıştık. Derin’den hemen atlara su ve yem vermesini rica ettim. Bir süre sonra Derin gelip “Anne Leyla’da bir sorun var. Yemek yemiyor.” dedi. Hemen koşup baktığımda Leyla’nın hiç iyi olmadığını gördüm. Yemek yemiyor, öylece durup titriyordu. Sanki ayakta zor duruyordu. Atlarla ilgili hiç böyle bir tecrübem olmamıştı. Çok korktum. Bunca yorgunluğun üstüne “Bir bu eksikti.” diye düşündüm. İçeri girip Merin’i uyutmam, her şeyi sakince düşünmem gerekiyordu. Merin uyuyunca hemen gidip Derin’in çantasını almayı planladım. Derin çok özür dileyerek “Anne çok üzgünüm. Bir sürü işin var biliyorum. Ev de dağınık. Çantamı almak zorunda olduğun için çok özür dilerim.” dedi. Aslında kızmak istiyordum. “Yine mi Derin? Hep eşyalarını orda burda unutuyorsun.” demek istiyordum. Ama ben de böyleydim. Kaç tane telefon kaybettim hatırlamıyorum. Market rafına telefonumu koyup çıkmışlığım bile var. Otobüste şapkamı unutmak, uçakta kazağımı unutmak… Sürekli bişeyleri unutmak beni tanımlıyordu. Derin’e kızamıyordum. Kızmanın böyle zamanlarda hiç bir işe yaramadığını bile bile kızdığım zamanlar oluyor. “Oğlum üzülme. Arkadaşımın sesli mesajlarını dinlerim, biraz yalnız kalmış olurum.” deyince keyfi yerine geldi. “Anne haklısın. Bak şimdi çok sevindim. Sen yavaş yavaş gidip gel. Hatta bir de kahve al kendine.” dedi. “Kahveyi evde yapıp giderken yanıma alacağım.” dedim. Artık dışarıdan kahve almak hoşuma gitmiyor. Kendi bildiğim kahveyi, kendi kahve makinamla, özenle sipariş verip yaptırdığım el yapımı fincanlarda içmeyi seviyorum. Ali’yi arayıp olan biteni anlattım ve çocukları evde bırakacağımı söyledim. Yola çıkmıştım bile. Ali telaşlandı. “Sesin ben birini mi göndersem eve? Ya da çantayı almaya birini göndereyim. Sen gitme.” dedi. Hayal ettim. Şimdi eve geri gideceğim. Çantayı unuttuğum yeri tarif etmek için bir sürü telefon trafiği yaşayacağım. Belki de kırtasiyedekiler çantayı başka birine vermek istemeyecekler. Tüm bunları düşünmek bile daha çok yorulmama yol açtı. “Yok ben hemen gider alırım. Bişey olursa Derin bizi evdeki aygıtlardan arar.” dedim. Ali de kabul edince yoluma devam ettim.
Yalnız başıma araba sürmek… Bu inanması güçtü benim için. Yalnız, kısacık bir araba yolcuğu… O kadar büyük bir lüks ki bu benim için, yıllar sonra tek başıma tatile gitmek gibi. Kelimelere dökünce delilik gibi geliyor ama gerçek. Arabada kulanlık takmayız. Sohbet eder, birbirimizi dinleriz. Sürekli çocukları dinlediğimi de söyleyemem. Onlar da çok konuşan annelerini sabırla, ilgiyle dinlerler. Herkesin sürekli söyleyecek şeyleri vardır. Herkesin kulaklıkları takıp ekranlara gömüldüğü, herkesin kendi işine baktığı bir yaşam tarzı bana çok ters. Doğru bildiğim şeyi yapmaya çalıştığım için yalnız kalamıyorum. Ayrıca çocuklarımı ne kadar sevdiğimi tekrar tekrar söylememe gerek yok sanırım. Ama şu an yaşadığım, tek başıma araba sürmek, kimseyle konuşmak ya da kimseyi dinlemek zorunda olmamak, arkadaşımın ses kayıtlarını dinleyip cevaplar kaydederek araba yolculuğu yapmak, çok ama çok uzun zamandır sahip olmadığım bir ayrıcalık. Bunu yaşamayan bilemez. Merin’in uyanıp sorun çıkarma ihtimali, evde bir felaket olması durumu kafamda dönüp duruyordu. Rahatlayamıyordum bir türlü. Alt tarafı toplam 30-35 km yol kat edecektim. Bir saat ile sürmezdi. Ali olsa ne yapardı diye düşündüm. Benden çok daha evhamlıdır ama bir yerde kafasından atmayı da iyi bilir. Bunu düşünüp tüm kötü düşünceleri kafamdan çıkardım. Yola ve yaşadığım kısacık özgürlüğe odaklandım. Hemen çantayı alıp eve geri döndüm. Eve varmama beş dakika kala Derin mesaj gönderip Merin’in uyandığını, ama sorun çıkarmadığını, Karlar Ülkesi açtıklarını söyledi. Eve dönüp arabadan indiğimde Merin çoktan evden çıkmış, bana doğru koşuyordu. Çocuklar “Sana bir sürprizimiz var!” dediler. Eve girdiğimde salonu toplayıp temizlediklerini fark ettim. Derin bana kahve bile yapmış. “Anne çok yoruldun. Evi toplayarak destek olmak istedik. Hatta sana kahve. Bile yaptık.” dedi. Öyle mutlu oldum ki, gözlerim doldu. Kahve kotamı doldurduğum için içmedim ama içmiş gibi yaptım. Çocuklar o kadar iyiler ki, aslında öyle çok çabalıyorlar ki onlara kızdığım her an için pişman oluyorum böyle anlarda.
Evden çıkarken at çiftliği sahibi Mert’i aramıştım. Leyla’nın hasta olduğunu söyleyince, ya yemden dolayı yaşadığı bir gaz sancısı olduğunu ya da enfeksiyon geçirdiğini söyledi. Bu gece bekleyip, gözlemleyip yarın duruma göre veteriner çağırmamı önerdi. Neler olabileceğini tek tek anlatıp, alacağı ilaçları, içeriklerini bile paylaştı. Böyle işine hakim, duyarlı insanları çok takdir ediyorum. İlk telefon ettiğimde “Mert kusura bakma. Bugünlerde seni sıkça rahatsız ediyoruz.” dediğimde, “Hayır, hayır. Beni her zaman arayabilirsiniz. Lütfen aramakta çekinmeyin. Bunlar çok önemli durumlar. Atlar ihmale gelmez. Her zaman arayın.” dedi. Ayrıca telefonu kapatırken sesi endişeliydi. “Durumu bana haber verirseniz çok sevinirim.” dedi. Eve döndüğümde Leyla hala kötüydü. Çok endişelendim. Ali de muhtemelen yemden dolayı bir sorun yaşadığını söyleyip “Gezdir.” dedi. “Hatta gezdirmek de yetmez, binip koşturman lazım. Gazı atıp rahatlaması gerek.” dedi. Leyla’yı çeksem de gelmiyordu. Titriyor gibiydi. Bu halde eyerleyip binemezdim. Kıyamazdım. Bir de kendi ağırlığımı eklemek istemedim. Uzun zaman yanında kalıp bir süre sonra gezmeye ikna ettim. Yürümeye başladı. Gerçekten de sanki yürüdükçe kendine geldi. Ali haklıymış. Mert de “Serbest bırakın. Gezsin. Dolaşsın.” demişti. Her ihtimale karşı veterineri yine de çağırıp beklemeye başladım. Aldığımızdan beri parazit aşılarını yaptırmamıştık. Bilmediğimiz için ihmal ettik. Ali durgun sulardan parazit almış olabileceklerini söyledi. Leyla’yı uzun süre gezdirdim. Bir kaç saat sonra veteriner gelip parazit aşılarını yaptı. Görünürde enfeksiyon olmadığını, yaptığı muayene sonunda gaz sancısı yaşadığını söyledi. Leyla’ya bir ağrı kesici yapıp “Gözetim altında tutun. Yarın tekrar haberleşelim.” dedi. Emrah senelerdir tanıdığım bir veteriner. Ne zaman başım sıkışsa yardımcı oldu. Nelly’nin ayağı kesildiğinde, bir daha yürüyemez diye düşünüp Emrah’a gördüğümüzde ameliyat edip tekrar yürümesini sağladı. Bugün atlardan da anladığını görmüş oldum. Atlar öyle ürkek hayvanlar ki, iğneyi nasıl yaparız diye kara kara düşünüyordum. Eliyle vücuduna vurup severken çaktırmadan iğneyi saplayıverdi. Fark etmediler bile. Atların canı kolay kolay acımıyor. Ama elimizde bişey görürlerse korkudan kaçıp tepki verebiliyorlar. Tayımız Kelebek biraz ürktü ama O da büyük tepki vermeden hemen sakinleştirdik. Atlara bu yakın olup onları keşfettikçe çok daha kendime güveniyor, yanlarında iyi hissediyorum.
Veterinerimiz Emrah giderken Ali’yi sordu. “Biliyor musun?” dedim. Evet anlamında başını sallayınca “Ali çok iyi. Dünyayı geziyor bahaneyle.” dedim. Gittin ülkelerdeki vize sorunu yüzünden gerçekten de sık sık ülke değiştirip bir sürü yeni yer dolaştı. Emrah “Çok iyi yaptı gitmekle. Gelmesin zaten. Yem olmasın bu kurtlara.” benzeri bir laf etti. Son cümleyi tam duymadım. Uyduruyorum. Buna benzer anlam taşıyan bir cümle gibi geldi kulağıma. Şaşırdım. Ali’nin durumunu, gittiğini, yaşadıklarımızı bilmeyen yoktu. Çöpü almaya gelenler de biliyordu, su getirmeye gelenler de. Küçük yerde haber çabuk yayılıyor. Hele Ali Duran olmak, haberin hızını ve yayılışını arttırıyor. Ali’yle ilk tanıştığımızda, flört günlerimizde yanına rahat gelip gidebilmem için arabasını bana verdiği günleri hatırlıyorum. Daha arabayı aldığım gün durduğum yerde yanıma gelip “Bu Ali abinin arabası. Siz de ne işi var?” gibi sorular almıştım. Ortamda yeniydim. Kimse beni tanımıyordu. Ali’yle ilişkimiz de sadece bir kaç haftalıktı. İnsanlar Ali’nin arabasını yabancı bir kızın sürmesinden şaşkınlık duyuyorlardı. O günler de şaşırıyordum, hala şaşırıyorum. Bazen bu kadar göz önünde olmak beni rahatsız ediyor. Spor salonuna gitsem, orda bile Ali’nin durumunu soruyorlar. Tanınmanın hem güzel, hem berbat tarafları var. Mesela bir turist gibi yakınlardaki, göl kenarındaki ilçeye gidip, rasgele kalkan günlük tur teknelerine binemiyorum. Bir kez çocuklarla denemek istediğimizde Ali’yi arayıp fikrini sordum. “Saçmalama Sesin. Milletin teknesine falan binemezsiniz. Millet başka şey arar bu yaptığınızın altında. Ben sizi yarın gezdiririm tekneyle nereye gitmek istiyorsanız.” dedi. Amacımız farklı bir şeyi deneyimlemekti oysa. Geçen sene, Derin’in sokakta tanışıp görüştüğü bir arkadaşının doğum günü partisi sırasında da benzer bir şey yaşadık. Derin’i de çağırmışlar. O günlerde Derin’in dışarıda arkadaş edinmesi yeni bir olaydı ve önemliydi bizim için. Arkadaşlarını tanımak istiyorduk. Anneni de çağırabilirsin demişler. Aileleri de gelecekmiş. Derin “Gelir misin?” diye sorduğunda gitmeyi hiç istemiyordum. Ama çocuğumun yalnız hissetmesini de istemiyordum. Sırf yalnız kalmasın, dışlanmasın diye kabul ettim. ALi gitmeyi istemediğimi çok iyi bildiğinden, Derin yokken beni kenara çekip uyardı. “Bak Sesin. Yine istemediğin bir şey yapmaya çalışıyorsun. Ne zaman istemediğin bir şeyin içinde olsan sinirleniyorsun. Şimdi oraya gidip hiç görüşmek istemediğin insanlarla muhattap olacaksın. Onlar da partiye katıldığın için cüret edip sana yakın olmaya çalışacaklar. Belki yanına gelmek isteyecekler. Ama sen istemeyeceksin. Ayrıca orda otururken diğerleri de seni, kimlerle oturduğunu, görüştüğünü görecek. Bu da seni zora sokacak. Bunlar uzun vadede canımızı sıkar. Lütfen istemediğin bişey yapma. Derin yalnız gidip katılsın çok istiyorsa.” dedi. Ali o kadar haklıydı ki, nutkum tutuldu. Ali işine gelen herkesle oturur, fotoğraf verir, milletin eve gelip gitmesinden rahatsız olmaz. Tam bunlara katlanamayan benim. Beni o kadar iyi tanımış ki, büyük bir hata yapmamı engelledi. Yazarken bile kötü biriymiş gibi hissediyorum ama ben böyleyim. Hoşlanmıyorum bu tür ilişkilerden. Kimseyi küçük görmek değil. Bilemiyorum. Belki de kendime itiraf edemediğim cümleler var, yazamıyorum. Ana kendimi tanıyıp mutsuz olacağım hareketlerden kaçınmak, nazik ve sahte olmaya çalışmaktan daha doğru geliyor. Ali dışarda nasıl istiyorsa öyle yaşar, ilişkilerini kendine göre kurar. Ben ise izole, kendi dünyamda yaşarım ve içeriye kolay kolay kimseyi sokmam. Ali’nin bana yaptığı uyarılardan anlıyorum ki O da benim kendi dünyamda yaşamamdan memnun oluyor ve bunu böyle sürdürmemi istiyor. Bu durum ikimizin de işine geldiği için şikayet etmiyorum. Ali tarafından yaşadığım ara ara engellenmişlik hissine razı geliyorum. Çünkü içten içe benim de istediğim şey bu.
Leyla’nın daha iyi olduğundan emin olunca eve girdim. Ölesiye yorgundum. Çok acıkmıştım. Yemek yapmam gerekiyordu ama ölesiye yorgundum. Ali’yle konuşurken “Dışardan söyleyin açsanız. Yorma kendini. Ah şimdi ben evde olsaydım size neler pişirirdim.” dedi. Yorgunluğum öyle büyüktü ki pideciye sipariş verip koltuğa uzandım ve çocuklara animasyon bier film açmalarını söyledim. Dün öğlen dışarda yemiştik. Sabah da dışarda yemiştik ve şimdi tekrar dışardan yemek söylüyorduk. Yalnız olsam bir parça tavuk pişirip dilimlediğim turpla yerdim ama dört kişinin yemeğini hazırlayacak en ufak enerjim yoktu. Çocukların bugünlerde çok fazla ekrana maruz kaldığını da dikkate alacak durumda değildim. Koltuğa uzanınca Merin gelip koluma yattı. Mutlaka birine temas etmek, birinin yanına, kucağına oturmak istiyor. Hiç yapamasa elini elimin üstüne koyuyor. Eğer ben oturmuyorsam Derin’e ya da Serin’e gidip sırnaşıyor. Ama kimse benim yerimi tutmuyor. Sonunda mutlaka yanıma gelip “Anne! Seni çok seviyom.” diyor. Bu sarılalım anlamına geliyor. Koltuğa yatıp Merin’i de koluma yatırınca, ekranda film dönerken elime de telefonu alınca tam olarak Ali’ye dönüştüm. Video çekip “Ortam tam senlik. Bir sen eksiksin. Yerini dolduramıyorum.” dedim. “Ohh şimdi sizin o kokularınız ne güzeldir.” dedi. Evde olsa tüm çocukları kucağına, koluna bir şekilde alır film izlerlerdi. Ali izliyormuş gibi yapıp telefonuna bakardı. Aslında ikisini de aynı anda yapabiliyor, haksızlık etmeyeyim. Teslim ettikleri pide ve lahmacunu yedikten sonra büyük pişmanlık duydum. Yorgunluğuma rağmen koşu bandında 30 dakika yürüdüm. Yemek sonrası yürüyüşler insülinimi dengeleyip glikojenin kaslara gitmesini sağlıyor. Fakat yürüdükten sonra kendimi tekrar koltuğa bırakınca dayanamayıp marketten gofret, kek, mısır patlağı söyledim. Onları da yiyip bilmem kaçıncı filmi izledik. Ali’yle empati kurup, tam olarak neler hissettiğini anladığım bir gün yaşadım. Bilmiyorum sadece bana mı oluyor ama ne zaman dışarı çıksam ve dışarıyla bağlantıya geçsem inanılmaz derecede çok yoruluyorum. Tükeniyorum resmen. Tüm gün evde çalışayım, çocuklarla ilgileneyim, ev işi yapayım, antrenman yapayım, odun taşıyıp keseyim, bahçeyi temizleyeyim, bostan hazırlayıp çapa yapayım bu kadar yorulmuyorum. Belki de Ali de bu denli yorulduğu için eve gelip kendini koltuğa bırakıyor ve sağlıksız yemeklere yöneliyor. Özellikle uykumu alamadığımda karbonhidrat ağırlıklı yemek yemek istiyorum. Dışarıda bu kadar yorulunca ev gelip yatmak değil, dışarıda zaman geçirmek dinlendiriyor beni aslında ama hava kötü, yağmurlu, fırtına var. Koltuğa yatmaktan başka çare bulamıyorum. Koltukta yatıp sağlıksız şeyleri ağzıma bir bir atarken Ali bunu yaptığında ona ne kadar kızdığımı, rahat vermediğimi hatırlayıp utandım. Yaşamayan diğerinin halini anlamıyor gerçekten. Peki bu durumda mesela erkek kadın doğum doktorları kadının halinden gerçekten anlıyorlar mı gerçekten? Ya da yaşamadıkları için durumu daha da ciddiye alıp kadınlardan daha mı duyarlı davranıyorlar? Bilemiyorum. Ama bu tür sorular kafamda hep dönüp duruyor. Kafamda çok fazla şey var öğrenmeye dair. Bunu rafa kaldıracağım şimdilik. Bir gün cevabını bulurum umarım. Bugünlerde Roses filmini de çok düşünüyorum. Özellikle karı koca olarak birbirimizi anlayıp hoşgörü göstermekte çok zorlanıyoruz. Kendi işimize, kendi problemlerimize bakmayı reddediyoruz. Özellikle biz kadınlar yapıyoruz bunu. Erkekleri ve hatalarını kafaya takmış, hiç hatası olmayan melekler gibi ama aslında dediler olarak dolanıyoruz ortalıkta.
Onca çikolata ve şekerlemeyi yedikten sonra insülin ölçümüm 118’di. Fena değildi. 1-2 saat sonra Derin’den, tam da yatağa gitmek üzereyken bir daha ölçmesinin istedim. Ölçeğe bakıp telaşla “Anne sen iyi misin? Şu an nasıl hissediyorsun?” dedi. Kalbim hız kazanmış çarpıyordu, zihnim çok dağınık ve hızlıydı. İnsülin ölçümüm 154 çıkmıştı. Kendi vücuduma yaptığım eziyete çok üzüldüm. Yaşadığım çarpıntıya rağmen uyudum çünkü gözlerim kapanıyordu. Gece boyunca vücudum şekerimi dengelemeye çalıştı. Bence uyuduğumu sandım ama bu gerçek bir uyku bile değildi. Sağlıksız yeme alışkanlıklarının insanı nasıl da yavaş yavaş öldürdüğünü hayal ettim. Gece atıştırmaları, alkol, sarhoş geceler, hareketsizlik, vücudun durmaksızın tamire uğraşması… Uyandığımda tekrar ölçtüm ve ancak 115’e inebildiğini fark ettim. Gece yemediğimde, son öğünümü saat 17’de ve protein, lif ağırlıklı yaptığımda, sabah açlık şekerim en fazla 70-75 civarında görülür. Yemek ve kahveden sonra da en fazla 95 gördüm şimdiye dek. Yaşadığım bu olay bana büyük bir ders verdi. Yediklerimizin, özellikle akşam yediklerimizin çocukların vücuduna neler yaptığını bilimsel olarak araştırdım. Mutlaka bunları çocuklarla paylaşıp kendilerini sık boğaz etmeyi ihmal etmeyeceğim. Farkında olmadığımız şeyler bizi hasta ediyor. Çok daha bilinçli davranıp çocuklarıma da anlatmaya çalışacağım.
Gündüz Vassaf’ın Cehenneme Övgü kitabından bir başka paragrafla bitireceğim;
“Özgürlük, istediğimiz herhangi bir şeyi, her şeyi düşünmek ve yapmak demektir. Sorulmamış soruları sormak, yapılmamışı yapmaya cüret etmek, bilinmeyenin peşinde koşmaktır. Tehlikeli bir serüvendir bu. Tehlikenin en ucunda ölüm vardır. Özgürlük aynı zamanda, korkuyla birlikte yaşamak, korkmak ama yine de yoluna devam etmek demektir. İnsan korkuya yenildiği zaman, eyleme geçmekten ve hayallerinin peşinde koşmaktan korktuğu zaman, özgürlüğünü yitirir. Korkmak normaldir. Ama korkuya teslim olmak, düşünmekten ve soru sormaktan vazgeçmek zorunda değiliz. Ölümü ya da tehlikeyi hatırlamak, özgürlüğümüzü hatırlamak demektir. Bu özgürlüğü kullandığımız, özgür olma işiyle uğraştığımızı bilmek demektir. Bunun dışındaki her türlü duygu, sahte bir güven duygusudur.”



















Yorumlar