Her şey olmak zorundasın
- sesinakmaz
- 4 Şub
- 9 dakikada okunur
27 Ocak - 3 Şubat 2026

Pazartesi günü, sabaha Ali’nin güzel mesajlarıyla başladım. Birbirimize sabah ve akşam mesajlar gönderip, günaydın ve iyi geceler diliyoruz. Bazen gün içinde pek görüşemediğimizde bu mesajlar bağlarımızı güçlendiriyor. Birbirimizi düşündüğümüzü hissettiriyor. Bugün spor yapmayalı tam bir hafta olduğunu fark ettim. Sadece yemeklerden sonra yürüyüş yapıyordum fakat belim ve bacağım o kadar çok ağrıyor ki, bugün yürüyüş yapmayacağım. Uyandıktan bir saat kadar sonra kendime bir kahve yaptım. Uyandıktan en az bir saat sonra, bir litre kadar suyun ardından bazen bir kahve içebiliyorum. Bir tane de kahvaltıdan sonra içip kahve penceresini kapatıyorum. Şekerimi sürekli ölçerek, insülinimi yükseltmediğini görünce rahatlıyorum. İnsana en büyük zararın stres olduğunu bu şeker ölçümleri sırasında bir kez daha anladım. Kahve içtikten sonra (küçük, sade bir espresso) insülinim yükselmezken, tayımız Kelebek’in yanına gidip ipini çözüp çılgın kalp atışlarım eşliğinde kontrolü ele almamın ardından bir süre sonra şekerimi ölçtüğümde 107’ye çıkıyor. Ani yoğun duygu değişimleri sonrasında “Şekerim fırladı.” sözü buradan geliyormuş. Herkes böyle bir şeker ölçüm cihazıyla kendine erkenden yardımcı olabilir.
Sabahları Merin’i emzirmek uzun sürdüğünden, koltukta otururken Ali’nin gönderdiği yeni Fatih Altaylı videosunu izledim. Sevdiğim ama uzun zamandır göremediğim bir yakınımı görmüş gibi sevindim. Belim ve bacağım hala ağrıyordu. Oturmak, oturarak kahve içmek, bişeyler izlemek bana öyle uzak kavramlar ki artık şaşırıyorum. Bel ağrısı yaşadığımda en çok engelleniyormuş gibi hissettiğimden öfkeleniyorum. Beni atıl bırakıyor. Gün içinde çok az iş yapabiliyorum, motivasyonum düşüyor. Bir türlü bunu bir dinlenme dönemi olarak göremiyorum. Her geçen saat hiç bitmeyecek bir kabus gibi. Keşke sadece uzanıp sakince geçmesini bekleyebilsem diyorum ama aklımda dönen yapmam gereken işler bana huzur vermiyor.
Mutfağı toplayıp kahvaltı hazırladım. Uzun süredir her sabah kahvaltı hazırlıyorum. Yeşillik, biber, avokado, zeytin, peynir, meyve koyuyor, ceviz kırıyor, yumurta yapıyorum. Ne zaman sağlığımı arka plana attığımı, yemeklerimi geçiştirmeye başladığımı hatırlamıyorum. Zaman öyle az ve benim yapmak istediğim o kadar çok şey var ki sağlığımı, sporumu, beslenmemi uzun süredir göz ardı etmişim. Halbuki öyle değil. Hepsini dengede tutmazsam bir yerden başka bir arıza veriyor. İhmal ettiğim sağlığım alamadıklarını hastalıklarla fazlasıyla geri istiyor bir gün. Ne zaman sağlığıma özen göstersem çocuklar da bundan etkilenip beslenme şekillerine çeki düzen veriyorlar. Bu sayede kahvaltıda avokado, pancar yiyor, yumurta tüketiyorlar. Günlük ceviz, zeytin tüketimlerini daha iyi görüyor, alışkanlıklarını düzenleyebiliyorum. Geçen haftadan bu yana Derin reflü şikayeti olduğundan emin oldu. Özellikle spor sırasında yedikleri sürekli ağzına geliyor, midesi bulanıyormuş. Spordan önce yememesi gerektiğini, yatmadan iki, üç saat önce aç olmalarının en sağlıklısı olduğunu, yavaş yemelerini, ne yediklerini iyi farkında olmalarını sürekli söyleyip duruyorum. Hatta akşam uyumadan önce atıştırmaları yüzünden büyük tartışmalar yaşıyoruz. Sürekli açız diye söyleniyorlar. Neyin doğru olduğunu sürekli araştırıp söylediğim halde sözümün dinlenmemesi çok can sıkıcı. Sanırım söylenip, anlatıp durmaktan hoşlandığımı sanıyorlar ama öyle değil. Bıkıyorum. Öyle bıkıyorum ki ne haliniz varsa görün demek istiyorum. Yaşadığı şikayetlerden sonra Derin’in reflünün ne olduğunu araştırıp buna göre önlemler almasını memnuniyetle izliyorum. Artık aç yatıyor, spora bir kaç saat önce çok hafif bir şeyler yiyerek gidiyor. Günlük protein alımını hesaplıyor. Serin’e de yedikleri konusunda daha fazla baskı yapıyorum. Pilav ve makarnalar tüketilmeden atılmaya başlandı. Protein ve lifle doyduklarını görüyorlar. Serin önce sebze ve et yediğinden, başka bir şey yemeye yeri kalmıyor. Çocuklara tabağını bitir gibi baskıları hiç yapmam. Hatta Serin’in doydum deyip kalkmasını çok önemli buluyorum. Bize zorla yemek yedirildiği için büyüdükçe doyduğumuzu anlamaz, leptin hormonumuzu duymaz oluyoruz. Çocuklarla derdim tabaklarını bitirmeleri değil, vücutlarının, hücrelerinin ihtiyaçları olan gerçek yemekleri önem sırasına göre yemeleri. Merin’le hiç bir sorunum yok. Merin her zaman yemeyi seven bir bebekti, hala öyle. Her şeyi yemeyi seven bir çocuğumun olması bana başka türlü bir mutluluk veriyor. Gittiğinden beri Ali çok zayıfladı. “Kilona aldırma, bakın ben nasıl kilo verdim.” diyor. Yaşadığı yerin yemekleri ağız tadına uymadığından ve kaldığı yerlerde pek mutfak düzeni olmadığından kilo verdiğini biliyorum. Üzüntü, stres, belirsizliğin verdiği olumsuz duygular da var tabi. Spora başladı fakat beslenmesine pek özen göstermediğinden sağlıklı bir zayıflama yaşamadığını düşünüyorum. Pişirdiğim yemekleri görünce “Döndüğümde yine kilo alırım kesin.” diyor. Evde sürekli pişirip yaparken yememek gerçekten zor. Yine de döndüğünde her şeyin farklı olacağını düşünüyorum. Sporun, beslenmenin önemini anladı. Bir kez sağlıksız olandan uzaklaşınca tekrar eskiye dönmek istemiyor, mutlaka bişeyleri değiştiriyor insan. En azından sporu artık hayatından eksik etmeyecektir.
Belimin ağrısı ve atların bana zarar verebileceği düşüncesiyle yaşadığım korku kısa süreli bir hayata küsme hali yarattı bende. Tüm kara bulutlar kafama toplanıp güneşimi engelledi. Günlerdir yağan yağmur gibi, tüm kasveti yağdırdı üstüme. Sadece çocukların yemeklerini hazırlayıp, mutfağı toparladım. Minimum iş yaparak bir köşeye çekilip kitabımı okudum. Neye karşı savaşıyorsam, yenilmiş hissettim. Demek ki hala hayatla savaş halindeyim. Belki de sürekli hayata “Beni yenemezsin, beni üzemezsin, beni korkutamazsın.” diyorum. İnsanoğlu hep böyle komik savaşlarla yaşıyor. Halbuki hayat bizim, aslında kendimizle savaşıyoruz. Çocukluğum, gençliğim ailemin sorunları yüzünden verimli geçemedi, zamanımı hep boşa harcadı gibi hissediyorum. Çocuklarım hiç bir şeyle kıyaslayamacağım bi değere, öneme sahip benim için. Çoğu aile gibi. Ama hamilelik, doğum gibi süreçler de yıllarca engel oldu yapmak istediklerime. Bebekliklerini, çocukluklarını doya doya yaşamak için elimden geleni yaptım. Her şeyi erteleyip çocuklarıma odaklandım. Bunu yapabiliyor olmam zor olduğu gerçeğini değiştirmiyor. Sanki yeni doğmuşum, bana bir hayat daha verilmiş gibi. Şimdi bu hayatı daha iyi değerlendirmeliyim gibi hisler içindeyim. Onca zamanı boşa harcamışken, artık hiç bir şey bana engel olmamalı, sürekli koşmalıyım sanki. Duygularıma, üzüntüye, öfkeye, heyecanlara kapılıp kendimi sabote etmekten kurtuldum. Fakat bu sefer de fiziksel ağrılar, hastalıklar çıkıyor karşıma. İnsan kötü gelen her şeyden kaçıp, uzaklaşabiliyor da kendinden kaçamıyor. “Daha fazlasını yapamadım, yetişemedim, şunu da yapmalıydım, şöyle olabilirdi, bu eksik kaldı.” gibi insanı içten içe yiyen, hasta eden düşünceler hep benimle maalesef. Her şeye rağmen hala çok aşık olduğum, beni seven bir kocam, birbirinden güzel kalplere sahip çocuklarım var. Geçmişe, aileme bakınca zinciri bu kadar kırabiliyorum. Başardığım, değiştirebildiğim çok şey var. Yapmam gereken bunu görmek. Ama öyle zamanlar oluyor ki, başardıklarımı görmek bir yana, tek görebildiğim olumsuzluklar oluyor. Hatta daha da ileri gidip belki de hiç gerçekleşmeyecek felaket senaryolarını kafamda döndürüp durmaktan gerçekleşeceklerine inanmaya başlıyorum.
Bir süredir Serin’in piyano derslerinin eski coşkusuyla geçmediğini hissediyorum. Pek istekli değil, derslerde donuk. Hala notaları tam olarak öğrenmemiş olması işini çok zorlaştırıyor. Notalara değil seslere bakıp çalıyor. Bunun da faydalı olduğu zamanlar oluyor ama sürdürülebilir değil. Ya şarkıyı çok iyi bilmesi lazım, ya da öğretmeninin parmaklarını, nereye bastığını iyi görmesi, ezberlemesi gerekiyor. Serin’le birebir çalıştığımda hemen eksiklerini fark edip çalışması gereken yere yönlendiriyorum. Fakat beraber çalışacak olmak, yapmak istediğim ve yapmam gereken onca şey varken asabımı bozuyor. İstiyorum ki piyano dersini öğretmeniyle halletsin ve diğer günler çalışması gerektiği gibi çalışsın. Ama olmuyor işte. Piyano pratiği bile bana kalıyor. Bir şeyi de kafamdan atıp uzaklaştıramıyorum. Böyle olunca sinirlenerek oturuyorum çalışmaya. Serin’le uzun zaman sonra ilk çalışmamız oldukça sancılı geçti. Yapmadıkları için sinirlenip tepki gösterdim. Serin ağlamaya başladı. Ağlamamasını, sadece yapması gerekeni yapmasını söyledim. Maalesef benim bu kadar yoğun olmamın bedelini çocuklar da ödüyor zaman zaman. Bu dışarıda çalışıp çocuklarını görmeye bile vakit bulamayan bir annenin yoğunluğu değil. Bu kendini çocuklarına adamış bir annenin yoğunluğu. İyi kötü bir şekilde uzun zaman çalıştık. Aslında öfkem kendime. 7 yaşında bir çocuğun çalışmalarına eşlik etmek kaçınılmaz. Bu yaşta mutlaka rehberliğe, aile desteğine ihtiyacı var. Üç çocuğumun ve evin diğer ihtiyaçlarıyla o kadar meşgulüm ki, piyano başına oturmaya vakit ayıramıyorum. Sonunda Serin gerilediğinde, üstüne düşeni yapmadığı için kendisine kızıyorum. Kendime yüklenmek istemesem de Serin’in çalışmalarının ucunu bırakıyor olmam benim hatam. Müziğe bu kadar ilgi duyarken ve bir sürü insan bu konuda yetenekli olduğumu söylerken, neden müziği bıraktığımı hatırlamıyorum. Aslında yetenek değil de, insanların yatkınlıkları olduğuna daha çok inanıyorum. Bence bir çok farklı alana yatkınlığımız var. Üstüne düşmek, çalışmak gerekiyor. Ailemin müzik bilgisi yoktu. Bana bir org alıp dersleri ayarladılar. Enstrüman çalma serüvenim sadece bir sene sürdü. Anne olduğumda çocuklarımın müziğe olan yatkınlığını görüp destekledim. Mutlaka kendilerine uygun bir enstrüman çalmalarını istedim. Derin piyano derslerine başladığında, bir süre sonra isteğini, hevesini yitirdi. Önce çok baskı yaptım. Sonunda böyle yürümeyeceğini anlayıp bıraktım. Muhtemelen benim ailemde benzer şeyleri yaptığı için ben de 7 yaşında piyano derslerini bırakmışımdır. Ardından aynı hocadan piyano deslerini ben almaya başladım. Derin önce inanamadı ama sonra alıştı. Gelişmek için çok çalışıyor, uzak bir yere bile gitsem orgu yanımda götürüyordum. Derin günde iki saat çalıştığımı görünce (O günlerde ne çok zamanım varmış) “Anne ne çok çalışıyor, pratik yapıyorsun.” diyerek beni ilgiyle izliyordu. “Çalmakta iyi değilim, çok çalışmalıyım.” diyordum. Sonra İmren’le muhabbetlerimiz sırasında bunun Suzuki metodu olduğunu öğrendim. Çocuktan önce ailenin müzik eğitimi alması, böylece çocuğu desteklemesi Suzuki’nin kullandığı bir metodmuş. Sanırım ailesinde ya da çevresinde müzisyen olan çocukların enstrüman çalmakta daha iyi olmalarının sebebi bu. Derin piyanoya dönmedi ama bu durum hayatımızda çok şeyi değiştirdi. Derin gitar çalmaya başladı. Ben bir ara ukuleleye yöneldim. Müzik bilgim arttı. Çocuklarla müziğe dair daha çok şey paylaşmaya başladık. Derin bateri çalmaya başladığında da çok destekledim. Her gün dinledim, eşlik ettim. Hocasıyla sürekli iletişim halindeydim. Dünya çapında davulcular dinleyip Derin’le paylaştım. Listeler hazırladım. Derin’le beraber hedefler koyduk. Hocasıyla iletişimi koptuğunda hemen bir başka eğitmen buldum. Ucunu hiç bırakmadım. Her seyahate çıktığımızda müzik marketleri dolaştık. Derin’e küçük de olsa mutlaka bişeyler aldık. İstanbul’da el yapımı zillerin satıldığı mağazayı defalarca ziyaret ettik. Hatta seyahatimizin son günü Ali uyurken sabah çok erken kalkıp çocuklarla Derin’e istediği zilleri almaya gittik. Ali’nin desteği yok diyemem. Karışmadı, engel de olmadı. Zamanla durumu farkına varıp Derin’le davul çalmaya, Derin’den öğrenmeye başladı. Çocuklara eşlik etmek büyük fark yaratıyor. Her şeyi bizim ittirmemizle yapmıyorlar. Mesela Derin küp çözmeye tamamen kendi başına başlayıp, sadece videolar izleyerek ve çok çalışarak öğrendi. Belli ki küp çözmeyi tutkuyla seviyor. Bizden bağımsız keşfettiği bu tutkusunu belgeseller izleyerek, küpler alıp, yarışmalara götürerek destekledik. Yönlendirme olmadan, çocukları kendi haline bırakarak ilerleme sağlanmıyor. Deneyimlerime dayanarak bunu çok net söyleyebilirim.
Çocuklara eşlik ediyor olmak kolay değil ama çok geliştirici bir tarafı var. Serin’in nota okumasını kolaylaştırmak için videolar izlemeye, bilmediğim notaları öğrenmeye, ölçü kavramlarını anlamaya başladım. Çocuklara yetişmek, onlardan iyi olmak mümkün değil. Öyle bir amacım da yok. Mutlaka yaptığımız işlerde bizlerden daha iyiler ve ileride çok daha iyi olacaklar. Bugün yapabildiğim her şeyi eğer isterlerse benden çok daha iyi yapacaklar. Daha iyisini bilip uygulayacaklar. Bu kaçınılmaz. Fakat özellikle küçük yaşlarda çok fazla eşliğe ve rehberliğe ihtiyaç duyuyorlar. Okula gitmeyen, evde öğrenen çocukların ailelerinin sürekli bir öğrenme, kendini geliştirme, yenileme çabası içinde olması şart. Tek bir bölümle ilgilenen, mesela sadece çocukların mutfaktaki becerilerini geliştirmekten sorumlu, sadece matematik çalıştıran, sadece müzikle ilgilenen, sadece edebiyata ilgi duyan, tarih bölümünde hakimiyeti olan ve diğer alanlara kendini kapatan bir yetişkinle böyle bir hayatın yürüyeceğini sanmıyorum. Okul kendi içinde iş bölümü yaparak durumu kolaylaştırıyor. Biz okulsuz çocukların aileleri onların her şeyi olmak durumunda kalıyoruz. Aslında tüm disiplinlerin diğeriyle bağlantısını kurmak önemli. Tarih mutfaktan, coğrafya bilimden, müzik matematikten ayrı, bağımsız bir alan değil. Özellikle bu bağlantıları sağlayarak ilerleyen insanların daha başarılı, alanında yetkin olduklarını düşünüyorum. Bu taraftan bakınca evde eğitim gören çocukların ailelerinin tembellik yapma gibi bir kaçışları olamaz. Kendi deneyimlerim bana bunu gösteriyor. Sağlığının sorumluluğunu almak, unuttuğun matematiğe geri dönmek, günlük hayatında bilimi nasıl kullandığını anlamak, sanatı kovalamak, tarih bilmek, sürekli doğanın öğretilerinden faydalanmak, ellerinle üretmek, yaratmak, sinemada, tiyatroda, müzikte kaliteli içerikler bulmak, bu çılgın bilgi çağında gerçekten ihtiyacın olanı bulmak, ruhuna hitap edenleri okuyup paylaşmak, çocukların neyi sevdiğini, neyle ilgilendiğini keşfetmek zorundasın. Sistem içinde bize ne yapmamız gerektiği hep söylenmiş, ödevler verilmiş, ne öğrenmemiz gerektiği anlatılmış. Hepimiz “Bu sınavda çıkacak mı? Çıkmayacaksa ilgilenmiyorum.” kafasıyla büyümüş, yaşamışız. Çizginin dışında, ne yapıp etmen gerektiğine kendin karar vermen gerektiği bir yaşam içinde, çocuklar birer uydu gibi seni sürekli takip edip rol model alırken dilediğin gibi yaşamak çok zor. Biz yetişkinlerin yaşamak istediği hayat çoğunlukla doğru değil maalesef. Arkadaşlarla buluşup saatlerce sohbet ederek zaman öldürmek, telefonda uzun dedikodular yapmak, sorumluluklardan kaçmak için oraya buraya gidip gezmek, sözde seyahat etmek, zorunlu işlerimizin dışına çıkabildiğimizde kendimizi koltuğa bırakıp sürekli izlemek, yemek, içki, sigara içmek kısacası tembellik etmek istiyoruz. Bunlar da ihtiyaç tabi ama insan ayda kaç kere arkadaşıyla buluşur? Kaç film izler? Kaç gün içki içip sabahlar? Kaç telefon görüşmesi yapar? Yılda kaç gerçek seyahat gerçekleştirebilir? Ayda 3-5 kez ülke değiştiren insanları saymıyorum. Gittiği yerin ağacını, toprağını, kültürünü, sanatını, insanını anlamayan, görmeyen, hissetmeyen insanların anlamlı seyahatlar yaptığını düşünmüyorum. Çocuklarımız yanımızda değilken, okulda ya da başka bir yerdeyken ne yaptığımıza bakınca çok azımızın bilinçli bir öğrenme, gelişme, değişme içinde olduğunu görüyorum. Bu sebeple okulsuz hayat zor çünkü sürekli gelişmeye zorluyor. Sanırım bazen bu sürekli öğrenmek zorunda olma halinden sıkılıyorum. Bazen hiç bir şey yapmak istemiyorum. Psikolojide bu çok anlaşılır. Hepimiz ilk var olduğumuz, en rahat ve güvende hissettiğimiz, hiç bir şey yapmak zorunda olmadığımız yere, anne rahmine dönmek istiyoruz. Onca işimin arasında, kimseye verilecek bir hesabım yokken, herhangi bir okula, işe girme gibi bir baskı hissetmezken, her şeyi baştan ve sıfırdan öğrenmeye çalışmak bazen asabımı bozuyor. Oturup bilmediğim notaları araştırmak durumunda kalıyorum. Böylece çocuğumun neden zorlandığını görüp destek olabiliyorum. İsteksiz başlasam da sonuca bakınca bu bir kazan kazan durumuna dönüyor her zaman. Bilmediğim için kör kaldığım noktalar aydınlanıyor, çocuklarım da okul gibi bir yerde zaman kaybetmeden kendi hızlarında öğrenip, yettiği ve ihtiyaç duydukları kadarını alıp fazlasını dışarda bırakarak daha anlamlı, mutlu bir hayat sürebiliyorlar. Ayrıca nota öğrenmek ya da tarih okumak ve bu sayede çocuklarıma eşlik etmek, zaman geçsin diye izlediğim bir diziden, bulunduğum bir arkadaş buluşmasından daha anlamlı. Bu hayatın devamını sağlayabilmek için şu an çok çalışıyor olabilirim. Bunun mükafatını fazlasıyla alıyorum, gelecekte çok daha fazlasını alacağımdan eminim. Bu fedakarlık olsa bile artık bu kendini feda etme kelimesini duyduğumda aklıma hep Karlar Ülkesi filminden bir sahne geliyor. Olaf, Anna’yı ateş başında ısıtmaya çalışırken aşkın, sevginin tanımını yapıyor.; “Aşk kendinden önce başkalarının ihtiyaçlarına önem vermektir.” diyor.
Bu ara Merin çok sevdiği için benim de işime geldiğinden her gün bir kez Karlar Ülkesi izliyoruz. Bununla ilgili yazmak istediklerim var ama bu yazı çok gecikti. Haftaya devam edeceğim. Şimdilik bu kadar. Sevgiler.
Fotoğraflar 21 Aralık 2025 gününden. Ateş yakıp sosis ve marşmelov pişirmiştik.
















Yorumlar