Atlar en iyi öğretmenler
- sesinakmaz
- 26 Oca
- 18 dakikada okunur

20-26 Ocak 2026
Geçen haftaki yazımı bitirip yayınlayabilmek için gece geç yattığımdan berbat hislerle uyandım. Geç yattığımda mutlaka bişey olur ve uykum daha beter hale gelir. Uyumadan önce Merin’e defalarca çiş var mı diye sormama rağmen sabaha karşı beni uyandırmaya çalıştı. Uykum ağırdır, uyanmakta zorlanırım. “Anne yine yatağa çiş yapıcam.” deyince sanki zıplayarak uyandım. Bu cümlesi çok komik geldi. Bazen yaşından çok büyükmüş gibi cümleler kuruyorlar. Sanırım en çok bu halleri sevimli oluyor. Bu küçücük bedenden nasıl böyle büyük kelimeler çıkıyor diye şaşırmadan edemiyor insan. Çişini yapınca yatağa döndük. “Anne çok uyku geldi.” dedi. Bu “Meme istiyorum.” anlamına geliyor. Çok uzun süredir geceleri meme olmadığı konusunda anlaştık. “Daha sabah olmadı.” deyip henüz meme yok demeye getirdim. Derin’in sabah 10’da antrenmanı olduğu için erken kalkmam gerekiyordu. Derin saatini kurup “Anne benim için kalkma.” diyor ama aç gitmesini istemiyorum. Aylardır spor yapıp bilgi ediniyorum. Aç, özellikle proteinsiz antrenman yapmanın yorduğunu, kas kaybına sebep olduğunu biliyorum. Antrenmandan hemen önce yemesi de zararlı olduğundan daha erken kalkıp bişeyler yemesini sağlamam gerekiyor. Anne olmak her şeyi enine boyuna düşünmeyi, çocukların alışkanlıklarını inşa etmek için bir ömür çalışmayı gerektiriyor. Saati kurmama rağmen zar zor, Merin’in buz gibi elini yüzümde hissederek uyandım. Elektriklerin gittiğini, ışığı yakamadığını söylüyordu. Güneş doğmuş, her yer ışıl ışıldı. Bugünlerde Merin’in bir ışık takıntısı olduğunu görüyorum. Gece de karanlıkta yatmak istemiyor. Kalkıp aşağı indiğimizde Derin’in çoktan kalkmış olduğunu gördüm.
Derin’e iki yumurta yediğinden emin olduğum, cevizli tek bir krep yaptım. Bugünlerde ne yediğimizi daha iyi anlamak için ağzımıza giren her lokmayı araştırıyorum. Lifli gıda nedir? Hangi besinde ne kadar lif, protein, karbonhidrat, yağ, kalori var? Sürekli ölçüp tartarak, zengin içerikli, hücelerimin ihtiyacı olan besinleri tüketmeye gayret ediyor, çocuklara da sürekli bilgi veriyorum. Sabah yumurtayla bir gevrek, akşam sebze, salata yedim dediklerinde iyi beslenmiş olmuyorlar. Bunu iyi anlamalarını istiyorum. Bolca et, tavuk, balık tüketilen bir evde büyüdüm. Yoğun proteinli beslenme şekli bana hep yakındı. Bir dönem vegan beslendim. O da fena gitmedi ama sürdürülebilir değildi. Kendi yemeğimi ayrı, Ali ve çocukların yemeğini ayrı pişirmek hayatımı zorlaştırdı. Son dönem, özellikle yoğun direnç ve ağırlık antrenmanlarına başlayınca günlük proteinimi sayarak alıyorum. Kilo başına iki gram protein almak başlarda zor oldu ama alıştım. Şu an 75 kg biri olarak en az 150 gr. protein alıyorum. Lif, yağ, karbonhidrat dengesi kuruyorum. Derin de haftanın beş günü antrenman yaptığından beslenmesinin ne denli önemli olduğunu her gün vurguluyorum. Kan şekerini dengede tutmanın öneminden bahsediyorum. Sabah uyanır uyanmaz ağızlarına bir kurabiye atmanın kan şekerlerine ne yaptığını, nelere sebep olabileceğini anlatıyorum. Salı günü Derin önce sabah antrenmanına, sonra da öğle kürek antrenmanına gitti. Eve döndüğünde çok yorgundu. Yemek yedikten sonra canının kurabiye çektiğini söyledi. Tüm gün atlarla ilginenip, kızları gezdirdiğimden çok yorgundum. Sıradan bir yorgunluk değil, üstümden tır geçmiş gibi bir yorgunluktu. Rüzgar ve güneş de çarptı sanırım. Eve girdiğimde yemek yapıp mutfağı temizlediğimden, her zamanki gibi bir dakika bile dinlenememiştim. Derin’e eğer şömineyi temizleyip odun getirir, yakarsa, bu sırada kurabiye yapacağımı söyledim. Artık o kadar alışmışım ki bu işleri yapmaya, Derin şömineyi yaktığında kurabiye pişmişti. Tüm gün iyi beslendikleri için akşam kurabiye yemelerini dert etmedim. Kurabiyeyi çok sevdiğim halde akşam olduğu için yememeyi başararak kendimle gurur duydum. Ertesi gün uyandığımda, Derin çoktan uyanmış, bateri dersine gideceğini bildiğinden, kan şekerini düşünerek aç karna kurabiye yemek yerine tereyağında yumurta kırmış, yiyordu. Kendi sağlığını önemsediğini görünce oğlumla da gurur duydum.
Salı günü Derin erkenden antrenmana gittiğinden ve çift antrenman yüzünden uzun zaman gelmeyecek olduğundan, atlara bakmak bana düştü. Dışarıda olmayı, bahçe işlerini, atlara bakmayı çok seviyorum ama evdeki işler de beni beklediğinden bu tür işleri Derin’e bırakıyorum. Benim gibi yapamıyor tabi. Neredeyse bir aydır atların yelelerine pıtıraklar dolanmış, düğüm olmuş. Kesilmesi gerek. Tayın yuları büyük geliyor, bir türlü takamıyoruz. Son yaşadığım kazadan sonra bir daha elimi süremedim. Ellerim hala iyileşmiş değil. Parmaklarım, ellerim artık eskisi gibi değil, yaptığım hareketler sonrasında ağrıyor. Hiç geçmeyecekmiş gibi geliyor bazen ve korkuyorum. Ayrıca yeni aldığım yonca balyalarının ne kadar verileceğini de benim ayarlamam gerekiyor. Dışarı çıkıp işe koyuldum. Atlara yonca verip sularını doldurdum. Leyla’nın yelesi öyle kötü durumdaydı ki hepsini kesmek zorunda kaldım. Tayı zar zor tekrar bağladım. İpin ucundaki kanca küçüktü, tay tekrar kolayca kırıp kurtuldu. Tımar çantasında, daha önce dikkatimizi çekmeyen, kalın çengelli, decathlondan atlar için alıp unuttuğumuz bir halat buldum. Halatı demire bağlayıp tayı tekrar bağlamaya çalıştım. Tay kendisini bağlamaya çalıştığımı biliyordu. Kalbim yine hızla çarpmaya başladı. Taylar çok sevimli ama çok da tehlikeliler. Eğitimli, huyunu bildiğiniz, iyi mizacı olan bir yetişkin at size kolay kolay sürpriz yapmaz. (Bunları atın tanıdığı kişiler için söylüyorum. Bazen kapıya biri dayanıp atları sevebilir miyim diye soruyor. Şaşıyorum. Bu tehlikeli. Atlar, özellikle yanlarında sahipleri yoksa ya da size saygı duymuyorlarsa arkadaş canlısı davranmıyorlar. Atları bilmeyen biri kolayca yaralanabilir. Ayrıca burası at çiftliği değil. Bu tür soruları çok uygunsuz buluyorum.). Ama tay bir bebek gibi. Ne yapacağı belli olmuyor ve inanılmaz güçlü. Son yaşadığım kazanın izleri hala üstümde olduğundan, kalbim gümbür gümbür atıyordu. Serin atlar için havuç ve elma getirmişti. Bende de şeker vardı. Şeker ve elmayla tayı sakinleştirdim. Fakat tay da stresimi seziyor, çok temkinli davranıyor, gergin şekilde geride duruyordu. Uzun süre denedikten sonra sonunda, elimdeki elmayı yerken çaktırmadan kancasını geçirdim. Bağladığımı anladı. Geri çekilmedi. Bağladığımda sanki üzgün, hayal kırıklığı içinde bir havaya bürünüyor. Boynunu yere doğru eğdi. Önce verdiğim elmaları yemedi. Boynundaki ipi tutarak tımarlamaya çalıştım ama sadece benim tuttuğumu sanarak çırpınmaya, tekmeler atmaya başladı. Çekildim ve kızlara asla yaklaşmamaları gerektiğini söyledim. Bir kaç dakika yemeyi reddetti. Verdiğim elmaları tekrar yemeye başlayınca sakinleşti. Sevdim. Elime makası tekrar alıp koklamasını, tanımasını sağladım. Tayın düğüm olan yele tüylerini kestim. Hiç direnmedi, şaşırdım. Annesi Leyla bir yetişkin olmasına rağmen elimde herhangi bir cisimle yaklaşınca çılgınca geri çekilip ani hareketler yapıyor, gözlerini kocaman kocaman açarak korkusunu gösteriyor. Sıra tayın yularına geldi. Kemer delme aletiyle yulara yeni delikler açıp küçülmesini sağladım. Yuları takarken tay yine gerildi. Atlar çok güçlü ve büyükler ama çok hassas hayvanlar. Taya şeker vererek sakinleştirdim ve yuları çok ama çok yavaşça, en yumuşak ses tonumla konuşarak giydirdim. Harika oldu. Tüm bunları yaparken öyle büyük adrenalin yaşadım ki, bedenimin her zamankinden çok daha fazla yorulduğunu hissettim.
Önümüzde uzun süre yağmurlu günler olacağını bildiğimden, yorulmama rağmen kızlara “Ata binmek ister misiniz?” diye sordum. “Evet!!!” diye bağırdılar. Atı eyerleyip kızları bindirdim. Arazide güzel bir yürüyüşe çıktık. Göl kenarında atları serbest bırakıp ayaklarımızı suya soktuk. Göle girdiğimiz günleri özledik. Ayrıca büyük bir sürpriz bizi bekliyordu. Bir kaç ay önce göle girdiğimiz yerde bıraktığımız boardumuzu kaybettik. Buradan kaybolmasının ancak tek nedeni olabilirdi. Biri tekneyle yanaşıp almış olmalıydı. Çalınmış olduğunu düşünüp çok kızdık. Buna nasıl cüret ederler diye köpürdüm. Ali’ye anlattığımda “Orda olsam bulurdum. Ama değmez.” dedi. İstese bulurdu gerçekten. Bir board için başını derde sokmasını istemem. Kaybolan o board, iç taraftaki göletin içine düşmüştü. Belki de su yükselmiş, bordu içeri taşımıştı. Küreğin biri de kayıptı. Kesin o da buralardadır diye düşündüm. Etrafın videosunu çekerek Ali’ye gösterdim. “İçim açıldı. Oraları çok özledim.” dedi. Gerçekten de çok güzel. Deniz ya da kumsal gibi, orman gibi değil. Hala her yer çamur, çalı, çırpıyla kaplı. Gölün ancak belli kısımlarında yüzebiliyoruz. Bitki ve yosunlarla kaplı. Dışarıdan insanlara pek güzel ve konforlu görünmüyor, farkındayım. Kimse çamur içinde kalmak, kirlenmek, sularla mücadele etmek, çamura saplanmak, rezil olmak istemiyor. Gören gözlerde bir ışıldama görmüyorum. Hatta “Buranın neresi güzel, siz eski villanızdan buraya taşınmakla delilik etmişsiniz.” gibi şeyler söylüyor. Herkes konfor peşinde. Doğanın mucizelerini, güzelliğini görmek için konfor yaratan, hijyen düşkünü gözlükleri çıkarmak gerekiyor. Ama bizim için çok kıymetli. Tüm bu zorluk denen şeyler benim için en büyük güzellik. En mutlu olduğum anlar, arazide gezdiğim zamanlar. Ali, burayı bu kadar sevmemize çok memnun oluyor. “Herkes kıymetini bilmez. Sizin seviyor olmanıza çok memnunum.” diyor. Bu araziye elimizdeki her şeyi, tüm paramızı, enerjimizi, zamanımızı, gücümüzü, belki de gençliğimizi, gezeceğimiz günleri verdik. Arazi ilk halinden bu yana büyük bir değişim geçirdi. Bu kadar emek verince bağlanmamak mümkün değil. Tek eksiğimiz ise Ali. Umarım yakında dönecek. Etrafı sil baştan düzenleyecek, elinin değdiği yeri parlatacak, gülüşü, mutluluğu, “Her şey güzel olacak.” bakışıyla ailemize eski bütünlüğünü geri kazandıracak.
Ertesi sabah telefonumda bir sürü mesajla uyandım. Derin “Anne! Uyandın mı? Anne uyannnn!” diye mesajlar göndermişti. Bateri dersi için evden çıkmamız gerekiyordu. Fakat Merin’i emzirmem oldukça uzun sürdü. Ancak son 15 dakika içinde yataktan kalkıp hızlıca hazırlanarak evden çıkabildik. Merin’in biraz hasta olduğunu hissediyordum. Gece burnundan nefes alışları değişmişti. Bugünlerde sabahları sol gözü çapaklanmış olarak uyanıyordu. Araba yolculuğunu sevmediğinden, kendimi her evden çıkışımızda içimden ne olur çok ağlamasın diye yakarırken buluyorum. Hava kapalı, belki de bu kış hiç olmadığı kadar soğuk. Böyle zamanlarda evden çıkmak istemiyorum. Derin geçen hafta iyi hissetmediği için bateri dersine girmediğinden, bu hafta da kaçırması uygun olmazdı. Ne olur ne olmaz diye yanıma Serin’in ipadini aldım. Yağmur yağmadığı için her hafta yaptığımız gibi Derin dersteyken arabayı şarj etmeye gideriz, bu sırada yandaki dağda zaman geçirir, yürürüz diye düşünmüştüm. Araba şarjını başlatmak için dışarı çıkınca çok üşüdüm. Kızlara dışarı çıkmak yerine yine Karlar Ülkesi izlemeyi önerdim. Merin bugünlerde çok ağlıyor. Mesela önceki gün at gezisinden sonra eve yorgun argın dönünce hemen yemek yapıp mutfağı toplamam gerekiyordu. Dışarı çıktığımda evdeki işler sanki büyüyerek artıyor. Dinlenme lüksüm bile yokken, Merin böyle zamanlarda daha çok ağlayıp meme, oyun istiyor. Yorgun olduğu için bana daha çok sarıyor. Çaresiz kalıyorum. Bugünlerde sadece Elsa ve Anna ile avunduğundan hemen karlar ülkesi açıp izlemesine göz yumdum. Bazen sadece akıl sağlığını korumak, hayatta kalmak, bazı anları atlatmak gerek. Merin ekrana ilgi duymaya başlayınca, ben de bu desteği kullanmakta sakınca görmedim. Arabanın şarj olmasını beklerken kızlar tekrar karlar ülkesi seyretti. Bense yazı yazıp bir kaç mesajımı cevapladım. Merin sonlara doğru arabada oturur vaziyette kalamadı. Koltuk değiştirmeye, sürekli kıpırdanmaya başladı. Çocuklarımda, hareket ihtiyacının ne denli kritik öneme sahip olduğunu görebiliyorum. Arabayı şarjdan çıkarmak için çıkınca hemen peşimden geldi, etrafta koşturmaya başladı. Tekrar arabaya binmemiz gerektiğini söylediğimde kabul etmedi. Çok haklı olarak her hafta tırmandığımız dağa doğru gitmek istedi. Belki parka gideriz diye ikna edip arabaya bindirdim ve Derin’i almaya doğru yola çıktık.
Derin’in çalıştığı stüdyonun altında, eskiden Ali’yle de sık sık geldiğimiz güzel bir lokanta var. Her hafta burada yemek yemek rutinimiz oldu. Dersin bitişinin üstünden yarım saat geçmesine rağmen Derin gelmedi ya da aramadı. Sohbet ediyor ya da çalışıyorlardır diye aramak, bölmek istemedim. Mesaj gönderdim, görmedi. Fakat sonra aramam gerektiğini düşündüm. Bir felaket olsa “Çocuğumu rahatsız etmemek için aramadım.” mı diyecektim. Aradığımda “Sohbet ediyoruz anne. Birazdan geleceğim.” deyince rahatladım. Kızlarla tam yemeklerimiz gelmişken, trafik polisi gelip arabamızın fotoğrafını çekti. Restorandan “Araç kimin? Ceza yazacaklar!” diye bağırmaya başladılar. Ne yapacağımı bilemedim. Böyle zamanlarda yalnız başıma çok çaresiz hissediyorum. Merin’i aldım. Serin’e abisinin hemen geleceğini söyleyip bekleyebilir misin? diye sordum. “Tabi anne, sen git. Ben beklerim.” dedi. Bu kadar büyümüş olmasına inanamıyorum bazen. Eskiden beni gözünün önünden bir saniye ayırmazdı. Çocukların büyümesi bir çok açıdan hayatı kolaylaştırıyor. Benimle beraber aracı olan başka biri daha çıkıp “Ceza yazdın mı abi?” diye sordu polise. Arabalarımızı çektiğimizi gördüğünden “Siliyorum fotoğrafları.” diye yanıt verdi. Başka birinin daha benimle aynı durumda olması işimi kolaylaştırdı. Polise ceza yazıp yazmadığını sormak, yazmamasını rica etmek istemem. Bu tarz mevzular beni çok rahatsız ediyor. Kimseden ricada bulunmak istemiyorum. Hata da yapsam başımı dik tutup “Cezayı da öderim.” diyorum içimden. Ceza yazmadığını duyunca rahatladım. Arabaya binerken Derin’de aşağı inip Serin’in yanına geldi. İçim rahatladı. Uzun süre park yeri aradım. Uzak bir noktaya park etmek durumunda kaldım. Hayat buralarda da zorlaşıyor. Kalabalık, araba dolu, trafik bile var. Büyükşehirle kıyaslanamaz belki ama benim için katlanılmaz boyutta bazen. Mecbur kalmadıkça merkezlere inmiyor, alışverişi bile uzak marketlerden yapıyor, çoğunlukla eve söylüyorum.
Eve gelince atları beslerken tayı tekrar bağladım. Bağlayıp serbest bırakmaktan başka bişey yapamıyordum. Aklıma atları aldığımız adamı aramak geldi. Daha önce de çok aramıştım, gelmesini rica etmiştim ama gelmemişti. Umudumu kesmiştim. Bir sürü atı var ve tek başına bakıyor. Dışarı çıkmakta zorlandığını biliyorum. Şansımı tekrar denemek istedim. Arayıp hal hatır sordum. Tayı bağladığımızı ama ne yapacağımızı bilmediğimizi söyledim. “Çok özür dilerim. Size karşı mahçubum. Çok yoğunum ve tek başımayım. Çıkamıyorum. Bağlamanız çok iyi. Şimdi onu gezdirin. İpini tutarak etrafınızda döndürerek eğitim verin.” gibi şeyler söyledi. Öncelikle gelememesini anladığımı, hiç sorun olmadığını söyledim. “Mert tayı iple gezdiremiyorum. Çözdüğümü anladığı an kurtulmaya çalışıyor. Bunu denerken büyük bir kaza geçirdim. Kollarım, parmaklarım yaralandı. Asla bağlanmaya sıcak yaklaşmıyor.” dedim. Mert şaşırdı. “O zaman onu bugün çözmeyin. Yemeğini suyunu verip annesiyle yan yana bağlayın. Yarın o tarafa geleceğim. Size nasıl yapacağınızı göstereceğim. Çok kolay, merak etmeyin.” dedi. Bir çocuk gibi mutlu oldum. Ne yapacağını öyle merak ettim ki, gece uyuyamayacağımı düşündüm.
Ertesi gün Derin’i sabah antrenmanına götürüp kızlarla eczaneye uğramak üzere küçük AVM’ye gittik. D vitamini gibi ihtiyaçların yanı sıra kendime bir şeker ölçüm cihazı aldım. İnsülin seviyeleri büyük öneme sahip. Gün içinde farklı zamanlarda ölçerek neyin dalgalanmaya sebep olduğunu görmek istedim. Değerlerim çok iyi gözüküyor. Uzun açlıklardan sonra 70 gibi rakamlar çıkarken, kahve ve yemekten sonra en fazla 90-95 civarında seyrediyor. Chat GPT şeker seviyelerin kitap gibi diyor. Bu iyi bir şey sanırım. Çocuklar aç karna tatlı yiyip denememi istediler ama kabul etmedim. En azından şimdilik böyle bişey yapmak istemiyorum. Uzun zamandır sürdürdüğüm düzende, spor yapmama rağmen kilo veremiyorum. Yediklerimi radikal şekilde değiştirip bu hafta yeni bir düzene geçtim. Kendimi kandırdığımı fark ettim. Yemeyeceğim deyip akşam kestane, yer fıstığı yiyorum. Çocuklara yaptığım kurabiyeyi akşam yemesem de sabah kahvaltıdan sonra yiyip arkasından muz ve hatta ekmek arası salam yerken buldum kendimi. Yediklerimi azaltmadan kilo vermem mümkün değildi. Şu an her yediğimi tartıyla ölçüyor, tek tek her yediğimi yazıp Chat GBT’den kaç kalori, lif, protein, karbonhidrat aldığımı öğreniyor, kalori alımımı 1500-1700 arasında tutuyorum. Haftada iki-üç gün ağırlık ve direnç egzersizi yanında, yemeklerden hemen sonra 30’ar dakika yürümeye başladım. Merin’le bunu yapmak oldukça zor olduğundan evde yürüyüş bandıyla yapmayı deneyeceğim. Farkındalıkla yemek yemek çok şey değiştiriyor. Sadece bir kaşık zeytinyağında 100 kalori var. Nasıl olsa sağlıklı deyip yediklerimiz zamanla yağ oranımızı sinsi sinsi arttırıyor. Metabolizmamız yavaşlıyor. Etrafımda insanların sürekli soluğu diyetisyende, spor salonlarında aldığını görüyorum. Karşı değilim, ben de bir diyetisyenle çalışabilirim. Ama bu bilgi çağında çok okuyup çok araştırarak kendi kendime yapabileceğimi düşünüyorum. Böyleyimdir. Kendi kendime öğrenmeyi, ilerlemeyi daha çok severim. Bir uzmana, bir gruba katılmayı sevmem. Mesela dikiş için de her gün “Nasıl öğrendiniz?” soruları alıyorum. Mesleğimle ilgili kamera kullanmak, program öğrenmek gibi diğer her ilgi ve beceri alanlarım gibi dikişi de kendi kendime öğrendim. Yurt dışında okuma hakkı kazanabilmek için dil sınavına girmem gerektiğinde anneannem arayıp “Kızım bir İngilizce kursuna gitmen gerekiyorsa yardımcı olayım. Sen bul, ben öderim.” demişti. “Anneanne çok teşekkürler ama gerek yok, kendim öğrenirim.” demiştim. İngilizce öğretmeni olan akrabamız bana ingilizce eğitim kitapları göndermişti. Kendi kendime çalışıp yeterli puanı almıştım. Kursa giden arkadaşlarım maalesef geride kalmıştı. Şimdi yazınca daha net fark ettim. Ben kendi kendine öğrenmeyi seven ve böyle daha iyi öğrenen biriyim. Müzik aletini de kendim çalışmayı seviyor, evde yalnız spor yapmaktan hoşlanıyorum. Online spor derslerine bile pek girmiyor, kayıttan, yalnız yapmayı seviyorum. Online girdiğimde de çok iyi yaptığımı söylediklerinden, yanlış yapıyor muyum kaygısı duymuyorum. Fizik tedaviye gittiğimde geçmişte bir spor geçmişim olup olmadığını sorup hareketlere çok hakim olduğumu söylemişlerdi. Burda niyetim kendimi övmek değil. Kendime, kendimi tanıtmaya, anlamaya çalışıyorum. Kendimizle ilgili bir çok şeyi farkında olmayabiliyoruz. Böyle yazınca Serin’in bana ne kadar çok benzediğini fark ettim. En iyi kendi kendine çalışıp düşünerek öğreniyor. Bu bazen beni deli etse de bu konuda çok iyi olduğunu görebiliyorum.
Öğlen Derin’i antrenmandan alıp dışarda yemek yedik. Aslında yemek yemeye gitmeyi Serin istedi. Derin’in çıkmasına bir saat kadar var gibiydi. Yemek yer, çıkarken de Derin’e paket yaptırırız diye düşünmüştüm. Oturup sipariş verir vermez Derin arayıp antrenmanının bittiğini söyledi. Yemek yemek üzere oturduğumuzu öğrenince “Anne sen gelme, ben yürürüm.” dedi ama mesafe çok uzaktı. Yürümesine gönlüm razı olmadı. Serin “Anne ben yine burda beklerim. Sen Derin’i al gel.” deyince, restoran görevlilerine de durumu anlatıp aceleyle Merin’i alıp çıktım. Serin gururlu bir şekilde restoranda kaldı. Kendisinden haklı olarak çok hoşnuttu. Çocuklar yürüyüp hava alsınlar diye arabayı alışveriş merkezinde bırakmıştım. Arabaya hızla yürüyüp Derin’i getirdik. Keyifle yemeğimizi yerken her gün olduğu gibi Derin’in antrenman maceralarını, olup biteni dinledik. Bugün atlara bakmak için Mert’in gelecek olmasından dolayı çok heyecanlıydık. Atları nasıl eğiteceğini çılgınlar gibi merak ediyorduk. Yemeğimiz bitince Mert’i tekrar arayıp bize geleceğini hatırlatarak eve doru yola çıktık.
Mert her zamanki rahat, gülümseyen tavrıyla geldi. Atları sevip hemen işe tayı çözerek başladı. Tayın kaçmaya çalıştığını görünce bağlamak üzere demire yakın tutmaya başladı. Bir tur attırıp tekrar bağladı. “Senden kaçmış. Böylece kaçabileceğini öğrenmiş. Ayrıca ipten korkuyor. Alıştıracağız.” dedi. Tay bağlıyken ip yumağını sürekli vücuduna değdirdi. Tay her değdirişte zıplıyor, kaçmaya çalışıyordu. “Siz yaşadığınız kazadan sonra çok üzülmüş ve korkmuşsunuz. Atlar her duygunuzu hisseder. Siz rahat olmazsanız kaçmaya çalışır, sizi dinlemez, saygı duymaz. Şimdi bu ipe alışana kadar vücuduna değdiricem. Vurmak değil, canını acıtmadan sadece değdirmek. Tepki vermeyene kadar buna devam edicem. Buna öğrenilmiş çaresizlik denir. Buna üzülmeyin. Taya kötü bişey yapmıyoruz. Böyle öğrenirler. Çaresizlik duygusuyla alıştırıyoruz. İpten kurtulamayacağını anlayınca duracak, ben de bunu yapmayı bırakacağım. Öğrenecek.” dedi. “Sen kontrolü kaybetmekten, tayın kaçıp gitmesinden korkuyorsun. Gitsin, sorun değil. Yine tutar yine denersin. Hayvanların kazanmasından korkma. Zaten hep insanlar kazanıyor, arada onlar da kazansın.” dedi. Bir yanda taya iple dokunuyordu. Bir süre sonra gerçekten de tepki vermez oldu. Mert ipi tekrar çözüp, gezdirmeyi denedi. Bir eliyle yularından tutuyor, diğer elini yumruk yapıp boynuna bastırarak kontrollü şekilde tayı kendi etrafında döndürüyordu. Bir kaç turdan sonra yuları bırakıp ipinden tutarak gezdirmeye başladı. Bu sırada, anlık bir hareketle tay şahlanıp kaçmaya kalktı. Mert bir şekilde kaçmasına izin vermeyip anlayamadığım bir hızla tay yere serdi, tekrar bağladı. Tüm bu iple dokunma, ipi çözüp gezdirme hareketlerini ard arda, bir yandan da bizim meraklı sorularımıza yanıt vererek, anlatarak yaptı. İnsan, hayvanlarla kurduğu iletişimden hayata dair her şeyi öğrenebiliyor. Mert’in atlara karşı tavrına, duruşuna hep hayran kaldık. Ali’yle ilk gördüğümüz andan beri takdir ettik. Atları kendisinden alma sebebimiz de kendisine güven duymamızdı. Sinirlenmeyen, ne yapacağını bilen, kendinden emin, gülümseyen, ama kontrolü de asla bırakmayan, sanki hayatla dalga geçen bir mizacı var. Atları çok seviyor ama asla “Hanimiş benim kızım, aman da çok tatlı.” gibi değil. Gerektiği kadar kaşıyarak, tımarlayarak, “Kontrol bende, size göz kulak olacağım, size asla zarar vermeyecek, size iyi bakacağım, sakin olun, merak etmeyin.” der gibi davranarak yaklaşıyor. “Atların gönlünü yemekle kazanamazsınız. Hele şeker hiç vermeyin. Şekerin kimseye faydası yok. Atlarla ancak tımarlayarak, dokunarak, bakım vererek bağ kurarsınız. Gergin olur, korkarsanız bunu hemen hissederler.” dedi. Atı kıskaca alan, tekme atmasını engelleyen bir kaç bağlama yöntemi gösterdi. Fakat bir çok kez deneyip tahrik etmesine rağmen tayımızın tekme atmayan, iyi huylu bir at olduğunu söyledi. “Sadece biraz şımarmış, ipten korkmuş, kaçabildiğini anlamış. Daha kararlı olun. Amacınız bağlanmanın kötü bişey olmadığını anlatmak.” dedi. Tay artık boyun eğmiş görünüyordu. İpi bana verip denememi istedi. Denerken kalbim yerinden çıkacak gibiydi. “Derin nefes al, sakin olmaya çalış. Nefesinden anlar her şeyi. Ne olursa olsun. En kötü ne olabilir? Bırak ne olacaksa olsun. Sadece sakin ol.” dedi. Ama öyle kolay değil. Tayı bağladığımdan beri her yanına yaklaştığımda öyle büyük bir kalp çarpıntısı ve stres yaşıyorum ki, belim yine tutuldu. Müthiş ağrılar içindeyim. En kısa zamanda bunu aşabilmeyi diliyorum. Hayatımı kabusa çeviriyor. Asla dinlenme, istirahat etme gibi bir durumum olmadığından, ağrılar ve hastalıklarla engellendiğimde çok huysuz ve sinirli oluyorum.
Atlarla ilgilendikten, ne yapacağımızı iyice öğrendikten sonra kahve yaptım. Mert’le çocukların da katıldığı sohbete devam ettik. Aslında Mert gelmeden önce bahçenin dağınıklığından, atların, özellikle Leyla’nın zayıf oluşundan çok utanıyor, çekiniyordum. Ali beni günlerdir avutuyor olmasına rağmen “Leyla zayıfladı. Mert atlara iyi bakmadığımızı düşünürse ne yapacağım?” dedim. Ali çok kızar bu tarz söylemlere. “Herkes kendine baksın.” der. Milletin ne dediğini umursamıyor gibi görünsem de umursadığım böyle şeyler var işte. Aklımda hep olması gereken tertemiz, yemyeşil bir bahçe, gürbüz, parlayan atlar ve hayvanlar var. Fakat belim öyle kötü ağrıyordu ki hiç bir şeyin ucundan tutacak halde değildim. Düşündüğüm gibi olmadı da. Mert arazimize, evimize övgülerle baktı. “Yetişemiyorum. Çoğu şeyi gerektiği gibi yapamıyorum.” deyince, “Senin işin çok daha zor. Kızıma bebekliğinden beri bakmaya alışık olduğum halde, bana geldiği haftanın iki günü benim için en zor günler oluyor. Çocuğa bakmak en zoru. Atalar bakarım, bahçe yaparım ama çocuk baktığım günler hiç yorulmadım kadar yoruluyorum. Sen çok iyi idare ediyorsun. Hem üç tane, hem de okulsuzlar.” dedi. Halimden anlayan birilerinin varlığından memnuniyet duydum. Atların durumunun çok iyi olduğunu, çok güzel baktığımızı söyledi. Tay ve annesine hangi besini nasıl verebileceğimi anlattı. Ali’nin yurtdışında olduğundan konuştuk. Biliyorum ki neredeyse 20 tane ata tek başına bakıyor. Kendi yiyeceğini yetiştiriyor, insanları atlarla geziye çıkarıyor. Ali’nin dünyanın bir ucunda olduğunu duyunca “Mesela ben gezen insanları çok kıskanıyorum. Ali’nin oralara gitmesine çok imrendim. Hayatım açık cezaevi gibi. Hiçbir yere gidemiyor, çıkamıyorum. Benim de kıskandığım, yapmak istediğim bunun gibi şeyler var ama hayata geçiremiyorum.” dedi. Aklıma hemen benim de imrendiğim şeyler geldi. Mesela güzel, temiz giyinip bakımlı ellere sahip olmak artık uzak olduğum, zaman zaman özlemini çektiğim şeyler. Fakat bunu söylediğim için utandım bir süre sonra. Oje sürmek, tırnaklarıma bakmak mı gerçekten özendiğim? Aptal gibi hissettim. Aslında özendiğim çok şey var. Gördüğüm kadarıyla herkes benzer duygular içinde. Mert’in yurt dışında iyi bir eğitim almış biri olmasına rağmen kendini dünyadan izole etmiş, çiftliğine kapatmış, boşvermiş, ne zaman görsem üstünde aynı eski kıyafetler olan (her zaman temiz), umursamaz haline çok özeniyorum. Başkalarının ne düşündüğüne önem vermiyor, kirlenmekten çekinmiyor, kompleksli değil, aşırı mütevazı, sanki doğanın hiç kopmamış bir parçası olarak sağ kalabilmiş bir hali var. Eğitimini, bilgeliğini, parasını, malını, mülkünü asla göstermeye, kendini kanıtlamaya uğraşmayan böyle insanlara gıptayla bakıyorum. Elinde olmayanı ya da olan azıcığı bile çokmuş gibi göstermeye çalışan, büyük büyük cümleleri olan bir ailede büyüyünce bu farkı daha net görüyorum. Mesela tayı böyle kısa bir sürede yola getirdiği için bunun bizim için inanılmaz göründüğünü söyleyince “Ben sihirbaz falan değilim. Bu benim özel yeteneğim de değil. Çok fazla deneyimim var. Onlarca at elimden geçti, eğittim, ilişki kurdum. Seneler içinde deneyimlerim sayesinde ne yapılacağını biliyor, uyguluyorum.” demesi bile büyük alçak gönüllülük bence. İnsanlar kendilerini övmeden sadece gerçeği söylemekte bu denli zorlanırken, böyle samimi cümleler duymak iyi geliyor insana.
Sonraki günlerde taya nasıl davranmam gerektiğini anladım. Burda bir sorun yoktu. Ama taya ne zaman yaklaşsam, ipini çözeceğim anı düşünüp heyecanlanıyor, kalbimin yerinden çıkacak gibi atmasına engel olamıyordum. Artık sorun tay değil, benim duygularımdı. Belim hala çılgınca ağrıyordu. Ağrı yüzünden dimdik duramıyordum. Yürümekte, çeşitli pozisyonlarda durmakta zorlanıyordum. Ağrı sol bacağıma öyle kötü vuruyordu ki, dinlenirken bile içten içe dayanmaya çalışıyordum. Sanırım psikolojik olarak da çökmüş vaziyetteydim. Nasıl korkarım, nasıl böyle bir konuda başarısız olurum diye konuşuyordum kendimle. Köpekleri eğitmeyi iyi bilen biriyim. İki köpek kavga ederken, çizgi filmlerdeki toz bulutu gibi yumak olup insanları çok korkuturken, tereddüt etmeden aralarına girip ayırırım. Şimdi bu korku da içime nereden yerleşti diye kendi içimde büyük bir hayal kırıklığı yaşıyordum. Ali’yle paylaşınca O bile şaşırıp “Sesin senin bişeyden korkabildiğini bilmiyordum. Şaşırdım. Demek ki kötü bir kaza yaşamışsın.” dedi. Hayat arkadaşımın, benim korkusuz olduğumu düşünmesine şaşırdım. Gerçekten öyle miyim diye düşündüm. Hayır, korkusuz değilim tabi, sadece her zaman güçlü görünmeye çalışıyorum. Mesela çok sarhoşken Ali’yle tartışmaya korkuyorum ama bu beni daha tepkili, savaş halinde bir moda sokuyor. Böylece kaçınılmaz olarak kavga ediyoruz. Çünkü Ali’yi ne zaman sarhoş görsem, babamın sarhoş olup bize, anneme ettiği eziyetler geliyor aklıma. Aslında çok korkuyorum ama benim korkum kaçmak değil savaşmak yönünde çalışıyor. Yılbaşı akşamı Merin’i uyutmuş, tam çocuklarla film izleyecekken eve çok yakın bir yerden müthiş yüksek sesli berbat bir müzik duyulmaya başladı. Kapı pencere kapalı olduğu halde bu sesle evin içinde oturup film izlememiz mümkün değildi. Çocuklara hemen geleceğimi söyleyip arabaya bindim ve sesi takip ettim ama ben çıktığımda çoktan uzaklaşmıştı. Aslında neyle karşılaşacağımdan çok korkuyordum ama korkarak evde buna maruz kalamam. Sanırım aslında bu yönden Ali’yle çok benzeriz. Ali de çoğu zaman korkusuna rağmen harekete geçiyor. Ailemden de böyle gördüm. Benim ailemin kadınları hep zor eşlerle beraber oldular. Berbat kocalarına rağmen çoğu zaman sessiz kalmak yerine karşı koydular. Annem babamın şiddetine karşı asla sinmez, şiddetle karşılık verirdi. Anneannem bir köy düğününde dayımı dövmeye kalkan adama güçlü bir yumruk atıp oğlunu kurtarmış. Bizden istenen de güçlü olmamızdı. Bir gün dayım trafikte bire kavgaya tutuşunca donakalıp sadece izleyebilmiştim. Babam duyunca “Nasıl dayına yardım etmezsin.” demişti. Öyle bir güçlü olma hali beklenirdi ailede biz kadınlardan. Bu açıdan bakınca Ali’nin korkusuz olduğumu düşünmesini anlayabiliyorum. Korkularımızı saklamayı öğrendik biz. Ali “Ama bu bir yenilgi değil. Bunları hissetmen normal. Lütfen bu kadar büyütme.” diye telkinlerde bulundu. Yine de olumsuz hislerimden kurtulamadım. Belimin de şiddetli ağrısıyla bir-iki gün çocukları doyurup, evi minimum çabayla günlük toplayıp bir köşeye sessizce çekilerek kitabımı okudum. Yenilmiş gibi hissediyordum ama vazgeçmedim. Tayı çözüp eğitimine son vermedim. Sabah akşam gidip atları sevdim, tımarladım, kaşıdım, yemledim. Tayı çözüp iple gezdirme eğitimine az da olsa devam ettim. Pes edip ertelemek bana daha kötü hissettirecekti.
Taya yaklaşınca yaşadığım korku işimi çok zorlaştırıyordu. Akşam Ali’yle sohbet ederken hala zorlandığımı anlattım. “Sesin neden zorluyorsun? Neden tay şu an eğitilmek zorunda? Bırak. Gezsin, otlasın. Senin ağrından daha önemli değil. Neden bu kadar önemsiyorsun? Ben gelince hallederim. Seneye çağırırız Mert’i, ya da tayı Mert’e göndeririz. Eğitimini verir. Geç olmaz, merak etme. Acelemiz yok. Boşver, seneye öğrensin bağlanmayı.” dedi. Sonra konu beslenmeye gelince yediklerimi tek tek saydığımı duyunca “Dinlerken yoruluyorum. Neden yaptığın her şeyi mükemmel yapmak zorundasın Sesin? Niye çocukları mükemmel yetiştirmek zorundasın? Neden taya yarın değil bugün eğitim vermen gerekiyor? Neden yediğin her şeyi hesaplaman gerekiyor?” dediğinde öfkelendim. “Bunları mükemmel olmak için yapmıyorum. Hayatım, hayalimin yanından bile geçemiyor. Hiçbir şey olması gerektiği gibi olmuyor. Yediklerimi sayıyorum çünkü kahvaltıda tahin pekmez ve fıstık yemenin bana ne kadar çok kalori olarak döndüğünü, kilo almama sebep olduğunu anlıyorum. Lifli sanıp yediğim salatalığın lifinin çok düşük olduğunu görünce gerçek lifli besinlere yönelebiliyorum. Bol zeytinyağlı, az proteinli yemeklerimizin yeterli olmadığını, hatta yağ yönünden çok dez avatajlı olduğunu anlıyorum. Faydalı sandığım kahveye bile sınır koymanın hayatımı olumlu yönde çok değiştirdiğini görüyorum. Aylar önce tüm gün yediğim abur cuburları sayamıyorum bile. Fakındalıkla oluyor bunlar. Çocukların eğitimleri, atların bakımı, evde yürüyen işler mükemmele yakın bile değil. Ancak minimumda tutabiliyorum. Sana mükemmel görünse de öyle değil, olması gerekenin ancak bir kısmını yapabiliyorum. Çünkü işler böyle yürüyor.” dedim. Bunu yapmasına çok kızıyorum. Beni tembelliğe, yapmamaya itiyor sanki. Çünkü benim yoruluyor olmam, Ali’nin sorumluluklarını getirmiyor hissine kapılmasına sebep oluyor. “Ben yapamıyorum. Sen de yapma.” diyor sanki. Senelerdir anlatmaya çalışıyorum. Ben de bayılmıyorum bu denli çalışmaya ama başka türlü yürümüyor yaşamayı istediğim hayat. Böyle zamanlarda aklıma Boş Ver filmi geliyor. İki çocuk sahibi bir aileyi anlatıyor. Kadın tek başına çocuklarla ilgileniyor. Adam kendi işinde. Eve geldiğinde karısının çocuklar için olması gerektiğini söylediği kurallara, ayakta tutmaya çalıştığı hayata katlanamıyor. Kadını boş verememekle suçluyor. Kadın sadece bir gün boş verdiğinde ise her şey allak bullak oluyor. Böylece kadının keyfinden didinmediğini anlıyorlar ama filmin sonu çok hazin. Artık çok geç. Çocukların varsa sorumluluklarını alacaksın, okula göndermiyorsan eğitimlerini ciddiyetle ele alacaksın, at edindiysen nasıl bakılması gerekiyorsa öyle bakacaksın. Nerde hata yapıyorum anlamıyorum. Anlayamayacağım da.
Pes etmeyip korkumun üstüne gitmek düşündüğüm gibi olumlu sonuçlar vermeye başladı. Pazar günü tayı gezdirirken neredeyse kalp atışlarımı duymadım. Yuları değil, ipi uzatıp daha güvenle gezdirmeye başladım. Süreç artık tayı değil, kendimi eğitmek üzerine ilerliyordu ve kendimi eğitmeyi büyük oranda başardım. Tay kaçmaya çalışmıyordu. Bu muhteşemdi. Önümüzde uzun yıllar var. Yine kaçabilir, beni yaralayabilir, hayatta kalmak için ne gerekiyorsa onu yapabilir ve yapacaktır. Doğrusu da bu. Nasıl her gün kaza olma olasılığını bile bile araba sürmeye devam ediyorsam, nasıl boğulma tehlikesine karşı yüzmekten çekinmiyorsam, düşme tehlikesine rağmen hala motora, bisiklete biniyorsam atlarıma da bakım vermeye, sevmeye, beni düşürseler de binmeye, eğitmeye devam edeceğim. Korkunun beni ele geçirmesine izin veremem. Ama artık hayatında bu tür zorluklar yaşayan insanları çok iyi anlıyorum. Hayvanlardan korkan insanları, bir kere kaza yapıp bir daha araba süremeyen kadınları, yüksekten ödü kopanları iyi anlıyorum. Anlamadığım mücadele etmek yerine tamamen vazgeçiyor olmaları.
Sanırım bu hafta için bu kadarı yeterli. Bloğumdaki yazıların başlıklarına geçmişe doğru söyle bir bakınca gördüğüm tek şey hiç bir şeyin tek bir doğrusunun olmaması. Hayat benim için hep bir değişim ve dönüşüm hikayesi. Bugün geçerli olan, yarın işe yaramıyor. Ne zaman bir konu hakkında bir karara varsam mutlaka değişecek bir şey yaşıyorum. Çocuklar şöyle doğru yetiştirilir, şu kadar uykuya şu saatte yatmaya ihtiyaçları vardır, zorlamak iyidir, serbest bırakmak gerekir, bağırmak kötüdür, bazen kızmak işe yarar, şeker kötüdür, çocuklar arada şeker yemelidir, ekran kötüdür, teknoloji bazen çok işe yarayabilir, ev ödevleri çocukların zamanını çalar, ödevler takip sağlar, Okul engelleyicidir, okul kurtarıcıdır… Her durum, her insan kendi özelinde, kendi koşullarında değerlendirilmelidir. Hayata böyle bakabilmek önemli bir büyüme ve olgunlaşma belirtisi. Yazmak, tüm bunları anlamama yardımcı oluyor. Umarım okuyanlar için de minik de olsa bir ışık oluyordur.
Son noktayı Gündüz Vassaf’ın Cehenneme Övgü kitabından bir bölümle koyacağım.
“Yazmak, kaydetmek ve yazdıklarımız üzerine düşünmek önemli. Bilgi ve haber selinin tutsaklığından ancak kendi haber ve düşüncelerimizi yazmakla, paylaşmakla kurtulabiliriz. Özel olaylara ve düşüncelere ilişkin günceler, hatıra defterleri tutabilir, bant kayıtları yapabiliriz. Bu yalnız, olup bitenler üzerinde düşünme olanağını bize sağlamakla kalmayacak, aynı zamanda, gelecek kuşaklara bizler tarafından hazırlanmış bir açıklama niteliği taşıyacaktır.”
Sevgiler.




















Yorumlar