Göründüğü gibi değil
- sesinakmaz
- 20 Oca
- 15 dakikada okunur
20 Ocak 2026 Pazartesi

Pazartesi. Kurduğum bilmem kaç tane alarmın ardından yataktan kalkıp bilgisayar başına geçmem hayli zor oldu. Zaman eskiye göre hızlı bir ivme kazandı sanki. Elimden kayıp giden her şeyin aksine içimde olup bitenleri yazmanın tutunabildiğim tek şey olduğunu fark edip eyleme geçmek için büyük bir gayret sarf ediyorum. Her şey geçici. Mutluluklarımız, kahkahamız, zor günlerimiz, kederimiz, özlemlerimiz, çocuklarımın bebeklikleri, çocuklukları, en tatlı anları, sevgilerini, öfkelerini, duygularını en masum, en açıklıklıkla dile getirdikleri zamanları, oyunlarımız, kavgalarımız, gençliğimiz, aptallığımız… Hepsi geçip gidiyor. Belirsiz geleceğe belki üstünde yürünür diye koyabildiğim, değerlerimi taşıyan bir kaç taş ve yazmak dışında taşıyabileceğim bir şey yok gibi hissediyorum.
Merin’i uyandırmamak için yataktan olabildiğince sessiz kalkıyorum. Dün sabah ben uyandıktan yarım saat sonra uyandı ve çılgınlar gibi ağlamaya başladı. Sonunda “Merin aşağıdayım. Artık ağlama lütfen ve yanıma gel.” deyince sakinleşip, hala hayal kırıklığı içinde olduğunu belirten hıçkırıklarını sürdürerek yanıma geldi. Bir süre vakit geçirdikten sonra olan biteni tekrar hatırlayıp Derin’e diktiğim keçeden Thor çekiciyle bana vurmaya başladı ve “Ben ağladım!” dedi. Çekiç büyük ve ağır, kaldıramıyor bile. Komikti. Kızamadım. Çekici elinden alıp “Ben yaparım.” dedim ve kendime çekiçle vurup bayılıyor gibi yaptım. Gülmeye başladı. Bugünlerde Serin ve Derin’le sık sık buna benzer bir oyun oynuyorlar. Serin ve Merin doktor oluyor, Derin hasta. Derin acılar içinde geliyor, Merin ameliyata hazırlamak için Derin’e minik bir plastik tokmakla vuruyor. Derin bayılıyor ve Serin ameliyatı yapıyor. Derin arada bir uyanıp tekrar bağırmaya başlıyor ve her uyandığında Merin tokmakla tekrar vurup bayıltıyor. İzlerken ben de çok gülüyorum.
Hafta sonu çocuklar için eğlenceli geçti. Hafta içi daha çalışma odaklı bir plan yürütüp hafta sonu bilgisayar oyunu oynayıp film izlemelerine izin veriyorum. Derin’in dışarı çıkabiliyor olması ve Serin’in evde oluşu büyük sorun yaratıyor. Serin’in “Hiç arkadaşım yok.” yakınmalarına üzülüyorum ama çare de bulamıyorum. Bir çok farklı yol denememize rağmen kimseyle arkadaş olmak istemedi. Ali burdayken Serin’i de yanında götürüp arkadaşlarının çocuklarıyla görüştürüyordu. Serin bundan çok memnundu. Ali yokken birileriyle buluşma ayarlayıp günümü çocuklar oynasın diye dışarda geçiremiyorum. Evden çıkmam, evdeki tüm işlerimi alt üst ediyor. Yemek, uyku, diğer işler hemen sekteye uğruyor ve toplaması çok güç bir hal alıyor. Derin de son bir kaç seneye kadar arkadaşsızlıktan yakınıyordu. Şimdi telefonu hiç susmuyor, sık sık buluşmaya çağrılıyor. Serin için de o günlerin geleceğini biliyorum. Biraz sabırlı olmasını rica ediyorum. Önceden Cumartesileri sadece bir film izlerdik. Serin sürekli şikayet edip yalnızlıktan şikayet edince gündüzleri de fazladan bişeyler izlemesine göz yumuyorum.
Bir kaç ay öncesine kadar Merin herhangi bir şey izleyemiyor, izlenmesini de istemiyordu. Hala oturup uzun uzun bişeyler izlemiyor, talebi de yok. Fakat eskiye göre çok daha fazla ilgi gösterip, bir süre ekran karşısında oturabiliyor. Ekrandan uzak olması benim için muhteşem bir şey ama bu sefer de çocuklar film izlerken ben Merin’i oyalamak, oynamak durumunda kalıyorum. Hiç tatil yapamamak, kendimle kalamamak yorgunluk da bir tarafa bıkkınlık hisleri yaratıyor. Biraz olsun kendi dünyamda olabilmeye ihtiyacım var. Bugün Çarşamba. Az önce uyanıp daha kendime gelemeden yazmak üzere bilgisayar başına oturdum. On dakika geçmeden Merin koşarak aşağı, kucağıma geldi. Her gün dolu dolu yazamayacağımı farkındayım. Tamamen bırakmak yerine her sabah azar azar yazıp haftalık bitirmeyi planlarken, Merin’in bunu yapmama dahi imkan tanımayacağını görünce hayal kırıklığına uğruyorum. Bu sabah ağlamayıp gülümseyerek, mutlulukla kucağıma koştuğu için mutlu oldum. Aynı mutluluk ve coşkuyla kucakladım. “Anne meme var?” diye sorup iznini aldı ve kucağıma sokuldu. Her zaman, her durumda şükredecek şeyler var. Yaşadığım her zorluk, özellikle bu sene yaşananlar bana çok güçlü şekilde bunu hatırlatıyor, minnet duygularımı arttırıyor. Mesela sakat kalmış, uzuvlarını kaybetmiş insanların, sağlıklı insanlardan neden daha fazla hayata tutundukları iyi anlıyorum. Her zaman şükredecek şeyler var. Her zaman. Şu an bir yandan Merin’İ emzirirken, diğer yandan yazıyorum. Serin uyanıp sıcacık duş alırken oynamak üzere oyuncak tava tencereleri kucaklayarak banyoya giderken (Soğuk kış sabahları ısınmak için duşa girmek ve orada oynamak en sevdiği şeylerden biri.) Derin de uyanıp yanıbaşıma oturdu. Gecesinin nasıl geçtiğini, rüyalarını dinlerken yazmak üzere düşüncelerimi toplamaya çalışıyorum. Yazarken müzik dinlemeyi seviyorum. Dün Imagine Dragons dinlerken, Derin “Artık bunları dinlemeye tahammül edemiyorum.” dediği için, kendi şarkılarını açmasını, beraber dinlemek istediğimi söyledim. Şu an davulcuların Linkin Park performanslarını dinlerken yazıyorum. Öfkelenip, sıkılıp vazgeçme eğilimi kendini sabote etme bahanesinden başka bir şey değil. Yazmak istiyorsam, her koşulda yazabilirim.
Bugün Pazar. Her şey bir anda değişiyor. Daha dün olmaz dediğim şeyler bir anda gerçekleşip beni şaşırtıyor. Merin’in bişey izlemediğini, talep etmediğini söylemiştim. Cuma günü ilk defa Elsa izlemek istediğini söyledi. Bu bir ilk olduğu için izlemesine müsaade ettim. Uykusunun geldiğini görünce “Uyuyalım mı?” teklifime olumlu yanıt verdi. Merin uyuyunca Serin ve Derin basketbol oynamaya gittiler. Derin’in Serin’le paylaşımda bulunmasına, kız kardeşini yanında götürüp beraber oldukça eğlenmelerine mutlu oluyorum. Serin ayak uyduruyor. Güçlü, becerikli,
Çocukların öğrenmelerine eşlik ederken, benim de öğrenmeyi daha ciddi ele almam gerektiğini anladığımdan beri ilgi alanlarıma özenle vakit ayırmaya gayret ediyorum. Bir dönem tüm günüm çocuklarla yapmak, etmek ile geçiyordu. Sürekli okuyor, araştırıyor, uygulamalar, keşifler yapıyorduk. Günler böyle geçerken istediğim bir konuda uzmanlaşamıyor olduğumu fark ettim. Mesela dikiş dikmeyi öğrenmeye gereken zamanı ayıramadım. Hala çok zamanım yok ama bırakmamak, az da olsa devam etmek bana çok şey kazandırdı. Dikiş dikmeyi henüz ben bile tam bilmezken, çocuklara yapmak istedikleri projelerde destek olmak oldukça zor oluyor. Gözle görülür, ele avuca sığar bişeyler yapamadığımı gördüm. Günlerimin tümünü çocuklara odaklanarak geçirme işini ağırdan alıp yapmayı istediğim işte uzmanlaşmanın, çabalamanın çocuklara gerçekten güzel rol model olacağını düşündüm. Çok az şey yapıyormuşuz hissine her gün kapılıyorum. Serin her gün piyano, Derin ise bateri çalışıyor. Günün büyük bölümünde klasik müzik ve bateristleri dinliyorlar. Burda bir parantez açıp açıklayayım, yanlış bir anlam çıkmasın. Level C5 gibi ya da Kusura Bakma gibi müzik bile diyemediğim şeyleri de dinliyorlar. Derin kano antrenmanlarında çalan bu tarz şarkıları diline doladı. Babasıyla da dinlerlerdi. Evimizde argo, kro kelimleer, şarkılar da var. Tüm gün klasik müzik dinleyip resim yapmıyoruz. Derin müzik dinlerken atlara bakıyor, yemliyor, sularını veriyor. İlgi gösteriyor, bazen tımarlıyor. Bahçeyi toparlayıp balkonu temizliyor. Serin sabahlarını güneşli bir köşe bulup ısınmaya çalışırken çizgi roman ya da başka kitaplar okuyarak geçiriyor. Merin dışarıda zaman geçiriyor, kedilerle oynuyor, Derin’in etrafında zaman geçiriyor. Ben mutfağı toparlayıp kahvaltı hazırlıyorum. Kahvaltıdan sonra çocuklar matematik, türkçe, İngilizce çalışmalarını yapıyorlar. Toplamı en fazla yarım saat süren çalışmalar bunlar. Enstrümanlarına geçip pratik yapıyorlar. Derin küp çözüyor, videolar izliyor. Serin oyun oynuyor. Çoğunlukla legolar ve bebekleriyle zaman geçiriyor. Derin haftanın beş günü yoğun kano antremanına katılıyor. Serin her gün kendi okudukları dışında okumasını geliştireceğini bir kitap daha okuyor. Derin, tarihi, bilimi anlatan dinozor kitapları serisini okumaya devam ediyor. Merin’i uyutup, uyandığında yemesi için yemek hazırlarken, YouTube’da Cüneyt Özdemir gibi bir haber kanalı dinliyorum. Haftanın 3 günü yoğun ağırlık ve direnç egzersizi yapıyorum. Her gün Merin’le oynamaya vakit ayırıyorum. Derin’i ve Serin’in anlatmak, paylaşmak istediklerini ayrı ayrı dinleyip sohbet etmeye gayret ediyorum. Bu arada sürekli ev işleri yapıyorum. Çamaşır, evi süpürme, silme hiç bitmeyen işler. Her akşam çocuklara kitap okuyorum. Böylece haftada ya da on günde bir bir kitap bitirebiliyoruz. Tüm bu koşturmacanın içinde turşular, zeytinler, kombuchalar, sirkeler, sabunlar, ekşi mayalı ya da marketten almamak için şekerli atıştırmalıklar, günde üç öğün yemek hazırlıyor, çocukları da dahil etmeye gayret ediyorum. Bu yoğun tempoda bulabildiğim kısa aralıklarda dikiş dikip kitap okuyor, yazı yazıyor, arada bir tohum ekmeye bahçeye çıkıyorum. Her gün odun kesip şömineyi temizlediğimi de eklemem gerek. Eminim yazmayı unuttuğum şeyler vardır. Kağıda dökünce tüm bunları günlere sığdırmaya çalışırken hala elimden geleni yapmıyormuşum gibi hissetmekten kurtulamıyorum. İlgi alanlarıma hala pek az zaman ayırabilirken, görüştüğüm bir kişi bile kalmazken, tek sosyalleşme ortamım çocuklarla hayatım, sosyal medya, bir arkadaşımla işlerimi hallederken bir yandan sesli mesajlaşmalar ve haftada bir gittiğim pazar alışverişi olmuşken, suçluluğun neden üstün geldiğini bir türlü çözemiyorum. Çocukların eğitimine daha çok zaman ve enerji harcamam gerektiğini fısıldıyor içimdeki okul, sistem çocuğu. Oysa sağlıklı, doyum veren, iyi alışkanlıklarla donatılmış bir hayat sürmek oldukça emek ve zaman alan bir iş. Sadece iyi yaşamak için bile her sabah yeni bir mücadeleye uyandığımı aklımda tutmaya çalışıyorum.
Ev işleriyle ilgili daha çok paylaşım bekliyorum. Çocukların farkındalığını arttırmaya, alışkanlıklarını gözden geçirmelerini sağlamaya çalışıyorum. Derin yaşı gereği çok daha fazla görev üstlenip yerine getirebiliyor. Hatta bugünlerde uyarmadan bazı şeyleri daha çok yaptığını fark ediyorum. Geçenlerde süpürgeyle üst kata çıkıp Serin’le ortak kullandıkları odayı temizledi. Sonra da beni çağırıp kontrol etmemi istedi. Çünkü her seferinde olmayan bir yer bulup gösteriyorum. Amacım eksik bulmak değil, takdirimi daha büyük dile getiriyorum ama eksikleri göstermek bir daha ki sefere oraya da dikkat etmesini sağlıyor. Bir başka gün banyoyu temizlerken, salonu toplayıp süpürürken buluyorum Derin’i. Bunu yapmasından çok memnunum. Tüm gün kelimenin gerçek anlamıyla ayaktayım. Sürekli topluyor, temizliyor, okuyor, yapıyor, yapıyor ve yapıyorum. Çocukların evde olması yükümü katlarca arttırıyor. Bu bir gerçek. Okulsuz hayatlarının bana neye mal olduğunu anlamalarını, ev işlerine bu gözle bakıp gerçek sorumluluklar almalarını istiyorum. Bu hayatı sürdürebilmek uğruna fedakarlık ettiğimi ve edeceğimi biliyorum. Çocukların yaşları büyüdükçe bunu telafi edeceklerinden eminim. Kimse kimseye borçlu hissetsin istemem. Asla böyle bir gelecek hayalim yok. Herkes yaşının gerektirdiklerini, evin sorumluluklarını paylaşsın, diğerinin durumunu görsün, elinden ne gelebiliyorsa onu yapsın dilerim. Üşenmek, ertelemek, işe koyulmaktansa yapayım mı yapmayayım mı diye düşünmek en büyük engel insanın önünde. Öyle bir dönemdeyim ki kaybedecek on dakikam yok. Aileme iyi gelen, bana iyi gelen düzeni bir sınırda tutabilmek için sürekli çalışmam gerekiyor. Bu durum kendini feda etmek gibi görünse de, aslında beni güçlendiren bir zorluk. Hep böyleydim. Üniversitede 11-12 kişilik, içinde bulunduğum gruba kısa kitap, yayın yapma görevi verildi. Amaç kitap tasarlama, düzenleme uygulamasını öğrenmek ve kullanmaktı. Kimsenin bunu yapmak istemediğini ve zorlanacaklarını, bana da zaman kaybettireceklerini biliyordum. “Ben yaparım.” deyip yalnız başıma bitirdim ve hepimizin ortak çalışmasıymış gibi sunduk. Bu sayede programı, diğer programları olduğu gibi (Adobe programları) kendi kendime öğrendim. Bu benim için bir fedakarlık değil, daha çok çalışıp öğrenmek için bir şanstı. Diğerleri ancak yolumda engeller çıkaracaktı. Eskiden böyleydim. Takım çalışmasından sıkılır, hızlı öğrendiğim için tek başıma çalışmayı tercih ederdim. Bazen başkalarının ödevlerini de yapar, böylece daha çok pratik yaptığım için daha çok gelişirdim. Kendini kullandıran, aptal bir inek değildim. Bunu duruma, kişiye, niyete göre yapıp yapmamaya karar verirdim. Benim gibi iyi bir öğrenci ancak bu şekilde popüler grupta yerini alabiliyordu. Bugün evimde de sık sık diğerleri bana engel olmasın diye yalnız başıma çalışmak istediğimi görüyorum. Şömineyi temizleyip, odun getirin, yakın dediğimde benim gibi temiz çalışmıyor, her yere kül ve talaş döküyorlar. Mutfağı toplayın dediğimde saatler sürüyor ve istediğim gibi toplanmıyor. Hangi işi yaparlarsa yapsınlar benim gibi yapmıyorlar. Fakat çocuklarıma alan açmak özellikle benim gibi biri için çok daha zor olmasına rağmen, eğer yapmazlarsa ileride zayıf olacaklarını biliyorum. Okul arkadaşlarımın işlerini onların yerine ben yaparken gelişimleri, geri kalmaları umrumda olmadı ama çocuklarımın gelişiminden ben sorumluyum. Çocuklarımı güçlendirmek için yapmalarına fırsat verip gördüğüm eksikliklere dişlerimi sıkarak dayanmaya çalışıyorum. Bu açıdan bakınca bunca çalışma benim için fedakarlık değil, daha iyisini yapma arzusu. Ayrıca sevmek ve fedakarlık etmek benim için birbirinden ayrılamaz olgular. Gerçekten sevmek, fedakarlık istiyor. Çocuklarımı, ailemi seviyorum. Eğer bir fedakarlık yapıyorsam, bundan pişman değilim. Sevgime bu denli sahip çıktığım, bu denli çaba harcadığım için mutluyum.
Çocuklara fırsat verme konusunda çokça düşünüyor olsam da uygulamak kolay değil. Merin çıplak elleriyle masayı silerken durdurup “Hayır ellerinle yapma, bezle ben silerim.” deyip engelledim. Oysa o küçücük ellerini, aynı benim yaptığım gibi şekillendirmiş, parmaklarını birleştirip, sanki yüzmeye hazır birer palet gibi yapıp, hafif hilal gibi bükmüş, masayı bir güzel temizliyordu. Elleri kirlendi, masadaki pislik yerlere döküldü ama sadece şu küçücük an bile görebilene harika bir öğrenme alanıydı. Benimle birlikte döke saça odun taşıyor, şömine küllerini dağıtarak temizliyor, önüne dökmeden yemeyi her geçen gün öğrenmeye gayret ediyor, çamaşırları yamuk yumuk katlamaya çalışıyor, kedilere gereğinden fazla yemek koyuyor, ihtiyacım olan poşeti arabadan bana getirmek için beni daha çok çalıştırıyor; dışarı çıkmak için kapıyı açmamı istiyor, sonra arabayı da açmam gerekiyor, poşeti almasını bekliyorum, tekrar arabayı ve evin kapısını kapatmak için çevrede olmam gerekiyor. Bebeklerle hayat çok ama çok yavaş akmak zorunda. O kadar çok işim var ki, buna dayanmakta zorlanıyorum. Diğer yandan bu küçücük görünen aslında dev becerileri kazanmasının önemini gördüğümde rahatlamaya, fırsat vermeye çalışıyorum. Temiz tutulmaya çalışılan çocuk eksik kalıyor, benim için bu tartışılmaz bir gerçek. Bunu her anne babanın tüm hicrelerine çekip, farkında olmasını isterdim. Çok şanlıyım ki Merin’in en küçük hareketini, çabasını bile farkına varan, O’nu sabırla bekleyen, yaptıklarını takdir eden, fırsat veren bir ablası ve abisi var. Belki de Derin ve Serin’i daha sakin, daha az işle meşgul olduğum, aynı özeni onlara fazlasıyla gösterebildiğim günlerimde büyüttüğüm için onlar da bu özeni kardeşlerine gösterebiliyorlar. Sebep her ne olursa olsun bu özeni ailemde görmekten büyük keyif alıyorum. Kaç çocuğunuz olursa olsun değişmeyen şey hepsinin, özellikle en küçüğün vakit geçirmek için ilk tercihinin anne-baba olması. Merin, günlerinin tümünü evde geçiren oyuncu birer abi ve ablaya sahip olmasına rağmen benimle el ele, diz dize, göz göze oyun oynamak, gezmek, sohbet etmek, beraber yapmak istiyor. Çocuklarımla zaman geçirmek günün en keyifli işi. Sorun diğer işlerle dengeleyebilmek.
Bugünlerde alışkanlıklarımı sorguluyor, gerekli gördüklerimi değiştiriyorum. Ali gittiğinden beri çok fazla gündem, haber dinler oldum. Başkalarının, dünyanın sorunlarını, acılarını görmek, kendi acılarımı hafifiletiyor gibi hissettirdi. Fakat özellikle çocuklu yaşamda bu tür alışkanlıklara çok dikkat etmek gerekiyor. Bu hayatı seçince, beraberinde getirdiklerinden şikayet etmek çocukça kalıyor. Günümün bir kaç saatini haber dinleyerek geçirdiğimde, çocuklara eşlik etmek, dinlemek, anda kalmak mümkün olmuyor. Söyleyecek, paylaşacak şeyleri var. Erteleyince unutuyorlar, anlatma motivasyonlarını kaybediyorlar ya da anlamını yitiriyor. Kulaklığım kulağımdayken sürekli bölünmekten rahatsızlık duyuyor, öfkeleniyorum. Üç çocuğum var. Bölünmemek diye bir şey olamaz benim dünyamda. Mesela bulaşık yıkıyorum. Derin gelip “Anne bişey söylicem.” diyor. Elim kirli ya da eldivenli. Zamanım az. Elimi yıkayıp, eldiveni çıkarıp dinlediğim şeyi durdurmam gerekiyor. Dinliyorum. Sonra tekrar videoyu başlatıp, eldiven giyip işime devam ediyorum. Bu kadar zahmet, her durdurulduğumda “Bişey dinliyorum! Rahatsız etmeyin! Ne var!” gibi öfkeli cevaplar vermeme yol açar oldu. Gündem o kadar çok ilgi odağım oldu ki, diğer önemli şeyler gölgede kaldı. Artık sadece bir saat haber dinleyip daha çok kitap okuyor ya da dinliyor, çocukları dinlemeye her an hazır olmaya çalışıyorum. Sık sık kulaklıkla bişeyler dinler modda olmanın bana da, çocuklarla ilişkime de iyi gelmediğini görüyorum. Bu tarz yoklamaları sık sık yapar, alışkanlıklarımı sorgular, iyi tarafa çekmek için gereken değişikliği yaparım. Kulaklıksız, sakince, sadece kendimi dinlemek kendi düşüncelerime, düşünmeye teşvik ediyor. Böylece sürekli düşünme egzersizi yapıyor, kafamın içinde durmadan yazıp çiziyorum. Ayrıca daha fazla kitap okuyabiliyor, kendimi daha iyi yol almış hissediyorum. Çok uzun süredir akşamları azar azar izleyebildiğim Feyyaz Yiğit’in Gibi dizisini sonunda bitirmiş olmaktan da memnunum. Kaliteli yapımlar izlemek hoş ama izlemeye alışmak, özellikle her gece uyumadan bişeyler izlemenin alışkanlığa dönüşmesini istemem. Dizi bitti ve hemen kitaplarıma döndüm. İnsanın kendine iyi gelmeyen, sağlıksız alışkanlıklara nasıl da sıkıca tutunduğunu bildiğimden, dışarıdaki insanlara çok katı gelen bir iç sistemim var. Kolay olanı herkes yapar, yapıyor. Zor olanı hayatıma sokup zamanla bundan keyif alıyorum. Derin bunu duyduğunda “Anne istesen her akşam, dilediğin kadar film, dizi izlersin. Ama yapmıyorsun. Seninki gibi irade görmedim.” diyor. Küçükken çocukların gözünde kahraman oluyorsunuz. Büyüdükçe umarım Derin de aslında bunun o kadar da büyük bir şey olmadığını, sadece var olmak için, hayatımı kendime göre doyum içinde yaşamak için çabaladığımı görecektir. Eğer yaptıklarımla çocuklarıma örnek olabiliyorsam, en büyük kazanım benim için bu olur.
Çocukların eğitimine yeterince zaman ayıramadığımı düşündüğümde aklıma Henry David Thoreau’nun Walden kitabını getiriyorum. Adam kendine bir klübe yapmak için uzun zaman uğraştı, para kazanmaya çalıştı. Sonra da alabildiği malzemelerle hayatını, yaşayacağı yeri inşa etmeye başladı. Bu sırada kitap okuyamadığından, yazamadığından bahsediyor. Turşu yapmayı, dikiş dikmeyi, sabun üretmeyi öğrenmeye çalışırken bir yanım ne yapıyorsam çocuklarla yapmam gerektiğini söylüyor. Ya da bunu yapacağına kitap okursun, çocuklarla farklı dallarda okumalar, araştırmalar yaparsın.” diyor. Her şeyi hazır almaya devam edip akademik çalışmalara mı yoğunlaşmalıyım diye sorular yükseliyor emin olmayan taraflarımdan. Sonra bu düşüncemi çok saçma buluyorum. Yemeğini, içeceğini, temizlik malzemelerini, giysilerini, oyuncaklarını dikmekten, kendi hayatını ellerinle inşa etmekten, her gün havayla, suyla, toprakla, havayla bir olmaktan daha önemli olabilir mi pek akademik çalışmalar? Bilgi önemli çünkü bilinci, sabrı getirir. Fakat günümüzde etrafımız öyle çok bilgiyle dolu ki, eski önemini kaybetti. Herkes her şeyi biliyor. Bilmiyorsa da en fazla iki dakika içinde öğreniyor. Fakat bu bilgi yaşanmışlıklarla, duygularla bağ kuramıyorsa, uçup havadaki yerini alıyor. Yaşayarak, yaparak, becerilerimizi geliştirerek öğreniyoruz. Ev hanımlarının yaptığı, eski moda olmuş dikiş gibi bir beceriyi kazanmak için yıllardır çabalıyorum. Öğrendiklerim her geçen gün özgüvenimi biraz daha arttırıyor. Çocukların yaptıklarıma değer vermesi, bu işe daha da sıkı tutunmama sebep oluyor. Derin’e sadece bir tişört dikiyorum ve onu her gün, yırtılana, eskiyene kadar giyiyor. Serin dolabındaki kıyafetler yerine sadece benim diktiğim bir kaç elbiseyi giymeyi tercih ediyor. Paramparça olana dek. Bazen evde dikilmiş şeyleri giymeye utanırlar mı diye korkuyorum. Aslında kişiye özel dikilenler daha kıymetli, özellikle sanat alanında paha biçilmezdir. Özellikle Derin 13 yaşında bir erkek çocuğu olduğu için diktiklerimi beğenir mi diye endişeler taşıyorum. Fakat görüyorum ki tersine pijamalarını arkadaşlarına gösterip övgüler topluyor, eşofmanıyla dışarı çıkıp herkese benim diktiğimi anlatıyor, geri bildirimler alıyor. Diktiğim şeyleri bitirmek, olması gerektiği gibi yapabilmek için ne kadar uğraştığımı görüyorlar. Belki de pes etmemeyi, öğrenmeyi, gayreti görüyorlar. Dünyada moda denen şeye karşı insanın kendi modasını, kendi tarzını yaratabileceğini fark ediyorlar. Dışarıda satılanlar değersizleşiyor. Sepete eklenen onlarca kıyafet israfına karşı özenli, tutumlu bir tutum takınıp, gerçekten ihtiyaçları olana yönelip azla yetiniyorlar. Pamuk tarlasına dalıp bir kıyafet için neden tonlarca su harcandığını çözmeye çalışıyoruz. Modayı tartışıyoruz. Bilgi ve becerinin, duyguları ve yaratıcılığı da yanlarına alarak beraber el ele verip ne denli güçlü, kendine güvenen bir yapı oluşturabildiğine tanık oluyorlar. Diktiğim her parçada onları ne kadar sevdiğimi hissediyorlar. Tüm bunları düşünüp yaptığım işi küçümsememeye, kendi içimde yüceltmeye gayret ediyorum.
Kara tahtayı düşündüğüm kadar sık kullanamasam da gücünü göz ardı etmiyorum. Tahtaya yazıp çizdiklerim ilgilerini çekiyor ve günlerce üzerinde konuşabiliyoruz. Bazen günler geçtikten sonra bakıp üzerine düşünüyorlar. Özel bir çalışma yapmasam da, görsel öğrenen biri olarak faydalı olduğunu düşünüyorum. Evde çok fazla yer kaplaması bir handikap. Okulsuz hayat düşüncesi ortaya çıktığında evi öğrenmeye uygun yeniden, yeniden ve yeniden düzenlemek, hatta belki de sıfırdan bir ev yapmak gerekiyor. Bugünkü aklım olsa her şeyi farklı yapardım. Hayat böyle. Beş yıl sonra da bugünden şikayet edeceğim. Hatta beş yıl bile beklemeye gerek yok. Düşünceleri çok sık değişen, her geçen gün yeni bir benlik yaratan O çılgın kişiyim. Bu hafta kara tahtaya jeolojik dönemleri yazmaya çalışırken Serin ve Merin gelip resim çizmeye başladılar. Tüm çalışmam kesintiye uğradı. Sessizce geri çekilip kızları izledim. Aklımdakileri asla hayal ettiğim gibi yapamıyorum. Çocuklar bir şekilde darmadağın ediyorlar. Oysa ev okulu sayfalarında çalışma ortamları çok düzenli. Kara tahtalarda her şey muntazam anlatılıyor. Çocuklar müdahale etmiyor. Dört, altı çocuğa, sekiz çocuğa rağmen mutfaklar temiz, sürekli üreten çocuklara rağmen evler muntazam. Aslında buna şaşırmamam gerek. Tasarımcıyım, işim herhangi bir şeyi, kötü olanı bile iyi göstermek. Bu konuda başarılı olduğumu söyleyebilirim. Seneler önce küçücük pansiyonumuz için fotoğraflar çekip iyi bir web sitesi hazırlamıştım. Müşterilerimizden özellikle web sitesiyle ilgili hep güzel yorumlar aldım. Fakat bir gün açık sözlü, mutsuz bir müşteri gelip “O web sitesi ve fotoğraflar harika. Burası orda gösterilen yer olamaz.” diye beni yalancılıkla itham etmişti. Fakat benim işim bu. Marka yaratmak. Öyle fotoğraflarda büyük değişiklikler yapmadan, bana en güzel gelen açıdan çeker ve fikirlerimle süslerim. En köhne yerde bile güzel şeyler bulurum anlatacak. Bu açıdan bakmak lazım sosyal medyaya. Hepsi bir reklam panosu gibi. Gerçeği yansıtmıyor. Yansıtmamalı da bence. Bizler bakış açımızı değiştirmeli, kendi hayatlarımızla kıyaslamayı bırakmalıyız. Sayfalarca yazsam da ben bile tam olarak hayatımda olan biteni anlatamıyorum. Anlatmam gerekmiyor da. Görünenin göründüğü gibi olmadığını ya da sürekli değiştiğini görmesem de biliyorum. Kızların kara tahtayı, çizdiklerimi sabote etmelerini izleyerek iyi ki denedim, iyi ki değiştim diyorum. Belki de çocuklar şu an benim tahtaya yazacaklarımdan daha önemli şeyler öğreniyorlar. Merin resim çiziyor. Serin yeni öğrendiği eldeli toplama ve onluk bozarak çıkarma işlemlerini yazıyor. Aynı zamanda Merin’e öğretmeye çalışan bir öğretmenmiş gibi taklit yapmayı, işi oyuna çevirmeyi ihmal etmiyor.
Ali’yle gün içinde sık sık görüntülü konuşuyoruz. Aramızda beş saat fark olmasına rağmen iletişimimiz azalmasın diye bizimle uyanıp bizimle yatıyor. Çocukları çokça güldürüyor. Bir kaç gün önce gittiği bir adada yürüyüş yaparken kumsaldaki mercan, sünger ve kabukları gösterdi. Çocuklar heyecanla, yüksek seslerle eşlik edip “Baba o ne? Şunu da eline alır mısın? Bize şunu da gösterir misin? Bunu çok beğendim. Cebine koyup bizim için saklar mısın?” gibi şeyler söylediler. Ali de tek tek gösterip almasını istediklerini yanına aldı. İlk defa babalarından kendilerine bir şey getirmesini istediler. Bu şeylerin doğada bulunması, doğaya ait olması beni çok duygulandırdı. Derin, Serin’e “Yeter artık. Babam bunca şeyi nasıl cebine soksun, taşısın?” diye Serin’i uyarırken, Serin dayanamayıp bir tane daha istiyordu. Merin ne zaman Ali’nin sesini duysa “Baba! Babacım!” diyerek koşarak, zıplayarak geliyor ve babasıyla konuşuyor. Merin çok küçük olduğu için babasını nasıl hatırlıyor, hangi hatıraları saklayabiliyor emin değilim. Derin ve Serin bu konuda çok şanslı, babalarıyla ralarına zaman, mesafe giremeyecek kadar büyükler. Ama Merin hatırlar mı, babalarına karşı Derin ve Serin gibi hisseder mi diye endişelerim vardı. Sanırım teknoloji bu açıdan harika. Uzakları yakın ediyor. Merin’in babasıyla her gün sohbet etmesi, paylaşımda bulunması ilişkilerini güçlendiriyor. Merin aylardır “Baba gelicek, babanın yanına yatıcam. Biz gidicez. Babanın yanına gidicez.” gibi cümleler kuruyor. Bu kadar küçük olmasına, babasının neden yanında olmadığını anlayamamasına, O’nun neden gelmediğin, bizim neden gitmediğimizi bilmemesine çok üzülüyorum. Babasını özlüyor mu, eksiklik hissediyor mu, acı çekiyor mu diye düşününce ben de büyük acılar içinde kalıyorum. Düşünmüyorum. Düşünce şeklimi hemen değiştiriyorum. Böyle düşünmenin ne bana ne Ali’ye ne de Merin’e ve çocuklara bir faydası var. “Baban gelicek. Biz de gidicez.” deyip konuyu kapatıyorum. Merin de sorgulamıyor zaten. Bebek olmanın güzel tarafı bu sanırım. Derin ve Serin çok büyük eksiklik hissediyorlar. Büyüyorlar, her gün bir sürü yeni şey yaşıyor, yeni biri oluyorlar ve Ali göremiyor. En çok buna üzülüyorum. Hele Merin çok küçük olduğu ve çok hızlı büyüdüğü için Ali’nin kaçırdıklarına üzüntüm kat ve kat artıyor. Bu üzüntülü hali dışa vurmayaya gayret ediyoruz. Yoksa her konuşmamız karşılıklı göz yaşları içinde bitiyor. Ali bizi güldürüp mutlu etmeye çabalıyor. Her telefonu Merin kapatmak istiyor. Eğer kendisi kapatmazsa ağlayıp kıyameti koparıyor. Bazen de kapatmak istemiyor ama Ali’nin o anki bir işi için kapatması gerekiyor. Telefonu çekmiyormuş gibi taklit yaptığı gün çocuklar katıla katıla güldüler. Bunca zaman akıl edememişim, hemen telefonumu alıp bu anı kaydettim. Sonra gördüm ki Serin defalarca izleyip kahkahalarla gülmeye devam etti. Ali uzakta olsa da varlığı bizim için öyle güçlü ki bu süreç önünde sonunda bizi öldürmeden, yıkmadan bitecek. Geçenlerde gittiği yeni ülkeden fotoğraflar videolar gönderirken, “Hayatım çok sıkıcı Ali. Yemek yapıp odun kesiyorum. Sense özgür bir adam olarak turist gibi geziyorsun.” dedim. “Nerde olursam olayım sen yanımdasın. Hep benimlesiniz.” deyince söylediklerimden utandım. Ali mecbur olmasa asl gitmezdi. Tatile gitmiş gibi konuşmanın ne alemi var diye kızdım kendime. Ama bir yandan da aynı özgürlüğü bir kez olsun ben de istiyor, Ali gezmeye, uzak diyarlara gitmeye hevesli olmasa da, yeni yerler görmeyi seven bir karısı olduğunu ama bunu yapmadığını, sorumlu davranmaya çalıştığını bilmesini istiyorum.
Yazacak çok fazla şey var ama haftada bir yazımı bitirmeye söz vermeme rağmen bugün yeni haftaya başladım. Gece yarısı oldu. Burada bitirmeliyim. Kalanları diğer haftaya saklıyorum. Pazar günü çocuklarla Büyük Yıl adlı kuş gözlem filmini izledik. Kuş gözlem şampiyonu, şampiyonluk uğruna ikinci evliliğini de bitirdi. Filmin sonunda yapayalnız, mutsuz ama işinde çok iyi bir şampiyon olarak gördük onu. İkinci ve üçüncü olan adamlar ise ailelerine kavuştular, kaybeden ama mutlu insanlar olarak devam ettiler. Başarılı insanların, kazananların ödedikleri bedeller var. Çocuklar hakkında, başarı hakkında yazan, başarılı diyebileceğimiz her alandan insanın çocuklarıyla bile zaman geçiremediklerini itiraf ettikleri programlara denk geliyor, haklarında okuyorum. Toplum tarafından kabul gören, saygı gören başarının ağır bedelleri var ve kimse bu tarafını konuşmuyor. İyi bir tasarımcı olabilirdim, belki başarılı bir yazar olurdum, üniversitede akademisyen (Ankara’da şansım yüksekti), müzisyen, ressam, ilgi gören bir işletme sahibi hatta belki avukat ya da mühendis bile olabilirdim (üniversite için bu bölümleri de tercih edebiliyordum ki hiç sevmediğim alanlar). Ama olmadı, olmayacak da. Asla o kadar zamanım olmayacak. Benim için aile her şeyden önemli. Asla göz ardı edemem. Bunu kabullenip varlığımı sessizce sürdüreceğim.
Okumaya değer bulan, bana mesajlar gönderen, geri bildirim veren tüm güzel insanlara sevgiler.




















Sesin , ne kadar doğal .. ne kadar içten ve ne kadar olurunda yazmışsın ..❤️ okurken seninle beraber bende yaşadım .. henüz tanışmadık, belki birgün o da olur ama ben sen zaten tanıyor gibiyim .. 🌝aynı soru işaretleri, aynı öncelikler , aynı çabalar ve aynı duygular .. yazmak da yaşamak kadar kuymetli olduğunu okudukça daha iyi anlıyorum.. hep var olasın 🙏