Yeni yıl
- sesinakmaz
- 11 Oca
- 12 dakikada okunur

11 Ocak 2026 (Fotoğraflar 31 Aralık - 1 Ocak )
Sabah kurduğum alarmın sesiyle 07:00 gibi uyandım. Yataktan kalkmak için kendime gelmeye çalıştım. Hava soğuk ve karanlık. Her hareket edişimde Merin de kıpırdanıyordu. Uyanmaya hazırlandığını hissediyordum. “Off, of! En azından bir saat daha uyusa, sadece bir saat yalnız kalıp düşüncelerimi toplasam. Günlüğüme bir kaç satır yazabilsem.” dedim. Tekrar derin uykuya dalmasını beklerken yoldan ne çok araba geçtiğini fark ettim. Cumartesi sabahı, belki de pek de sevmedikleri işler için gün doğmadan, uykularını alamadan kalkıp yola düşmek zorunda kaldı insanlar. Daha yataktan kalkmadan şükretmek için nedenler buldum kendime. Şikayet ettiğim, sevdiğim işi yapabilmek, yalnız kalabilmek için bebeğimi uyandırmadan yataktan kalkamıyor, yalnız kalamıyor olmaktı. Çalışan, memur anne babanın çocuğu olarak 2-3 yaşından beri ailem gibi ben de soğuk sabahlarda gün doğmadan uyanıp okul mesaisine gittim. İlkokuldan itibaren okuldan sonra boynuma astıkları anahtarla soğuk evimize gelir, dolaptan yiyecek bişeyler alır televizyonu açardım. Bazen okuldan sonra annemin iş yerine geçer, tüm imkanlarından yararlanırdım. Kantinden istediğim şeyleri alabilirdim. Annem hep temkinli, özenli, her şeyini bulunduran bir kadındı. İşyerinde, dolabında o zamnalar yeni çıkan labne, zeytin ezmesi, fındık kreması gibi bir çok şeyi bulundururdu. Annemin dolabından yemek yemeyi de çok keyifli bulurdum. Daktilosunda yazılar yazar, bilgisayarı yeni geldiğinde, her gün tuttuğu notlarla nasıl öğrenmeye çalıştığını model alırdım. Şimdi geriye bakınca o günler bana çok şey kazandırmış. Çok net görebiliyorum. Yine de zorunda oldukları için her gün erkenden kalkıp soğuk yollara düşmek zorunda kalan insanlara çok üzülürüm. Ali’nin en zoruna giden, en sevmediği şeydir bu. Halbuki köyde büyümüş. Anne babası serbest, tarlada, bahçede çalışanlar. Benim gibi çok erken yaşta başlayan ve uzun süren bir eğitim mesaisi de olmamış. Ama çok erken kalkıp işe koyulmak deyince karnına ağrılar girer. Seneler önce, Ali’nin ailesinin merkez hastanedeki doktor randevularının benimkiyle aynı gün olduğunu öğrenince, onlarla aynı arabayla gitmeye karar verdim. Önceki gün Ali’yle dışardaydık. Eve geç döndük. Yolda aklıma geldi. “Sabah annenlerle çok erken saatte doktora gideceğim. Eve geç kaldık. Uykusuz kalacağım.” deyince, Ali hemen telefonunu alıp babasını aradı. “Sabah erken gitmeyin. Bir kaç saat geç gitseniz de bişey fark etmez. Acele etmeyin.” gibi şeyler söyleyip babasını ikna etmeye çalıştı. Nasıl şaşırdığımı çok iyi hatırlıyorum. “Ali lütfen, ben onlara uyarım. Kalkacağım sabah. Kapatır mısın telefonu?” diye rica edip kapatmasını sağladım. Ali böyledir. Hem beni düşünür hem de diğerlerini kendine uydurmaya çalışır. Ben ise başka bir anlayışla büyüdüm. Asla ailemi arayıp “Biraz geç gidin. Bişey olmaz. Ben uyuyacağım.” diyemem.”. Dersem de annem ağzımın payını verip telefonu kapatır yüksek ihtimalle. Tüm bunlar yatakta geçirdiğim yarım saat içinde aklımdan geçiverdi. Tüm hatıralar canlandı. İnsan zihni ve duyguları ne tuhaf, ne dipsiz bir kuyu. Merin’in uyuduğunu düşünerek yataktan kalktım ama maalesef Merin de büyük hızla kalkıp “Anne aşağı inelim. Aşağıda meme.” dedi. Uyurken bile bana yapışıyor, mutlaka sarılıyor ya da bacaklarını üstüme koyuyor. İki metre ene sahip yatağın sadece 80 cm’lik kısmında sıkışarak yatıyoruz. Bana sokulması inanılmaz güzel. Dünyanın en büyük mutluluğunu yaşıyorum sıcaklığını, dokunuşunu, kokusunu duyarken ama azıcık ayrı kalabilsek fena olmazdı.
Merin’le aşağı inmeden kapı sesi duymuş, Derin’in kalktığını anlamıştım. Ben Merin’i emzirirken Derin telefonunu almış, kulaklığını takmıştı. Dün bulduğumuz çok eski çocukluk videolarını izliyordu. Bugün Cumartesi olduğu için uyanıp eline ekranı almasına ses çıkarmadım. Hafta içi bunu yapmasına çok kızıyorum. Kalktığında önce kitap okuyup atlara bakmasını, bahçe/balkon temizliği, çöp atma gibi işlerini bitirmesini istiyorum. Kahvaltıdan sonra hemen bateri çalmasını ya da günlük çalışmalarına odaklanmasını bekliyorum. Bazen gün geçip gidiyor ve çoğunlukla videolarla, ıvır zıvırla zamanı tüketmiş oluyorlar. Zamanı yönetmenin, zaman mühendisliği yapmanın öneminden söz edip duruyorum. Okula gitmeyip bir sürü zaman kazanıyorlar. Bu zamanın değerini bilip iyi kullanmalarını istiyorum. Kitap okumayı, araştırma yapmayı ya da ağaç oymayı bırakıp ekran başına oturmak, bilmem kaçıncı küp videosunu izlemek çok kolay. Eğer sistemli olmazsak evde olmak büyük handikap, verimsizlik, rahatlık yaratabiliyor. Sürekli diken üstünde, sürekli bir çalışma hali içindeyim. Bu çalışma hem fiziksel hem de çok yoğun bir zihinsel aktiviteyi içeriyor. Çocukları sessizce sürekli takip edip ne yaptıklarını anlamaya çalışıyorum. Bazen ne yaptıklarını anlamadığımda, zamanlarını boş geçiriyormuş hissine kapıldığım oluyor. Sadece çocukları gözlemleyebilmek bile içimi rahatlatabiliyor. İzledikleri videoyu beraber izlemek, okudukları kitabı beraber okumak, oyunlarına şahit olmak, zihinlerindekilere eşlik etmek ne yaptıklarını anlamamı, daha hoşgörülü olmama yardımcı oluyor. Ayrıca okulsuzluğun “Canının istediği şeyi yap.” gibi yanlış bir algısı var. Bu bana dopamin bağımlılığını hatırlatıyor. Bazen Serin’i, kafasına eseni anında yaparken buluyorum. Bunu kendimde de fark ediyorum. Bazen çok fazla gündemle ilgili video izlediğimi, kitap dinlemeye geçmekte zorlandığımı görüyorum. Dikiş dikerken ihtiyaçları dikmekten sıkılıp farklı oyuncak figürler, elbiseler, aksesuarlar dikmek isterken buluyorum kendimi. Sıkıcı işlere devam etmekte ben de zorlanıyorum. 40 yaşındayım ve dayanıyorum. İrademi sonuna kadar kullanabiliyorum. Özellikle günümüz eğlence dünyasında çocuklardan sıkıcı olana katlanmayı beklemek gerçekçi gelmiyor. Bir kontrol mekanizmasının, nedenlerini anlatarak, sohbet halinde sürekli destek vermesi, rehberlik etmesi gerekiyor.
Bugün Cumartesi. Yazı yazmak ve ardından dikiş dikmek istiyordum. Çocuklara kahvaltı hazırlamam gerek fakat içimde yükselen bir ses çocuklara mısır gevreği gibi abur çubuklar alıp kendi hallerine bırakmamı söylüyor. Bir kaç saat de olsa sorumluluklarımdan azad olmak istiyorum. Sanırım çok fazla şekerleme, çikolatayla büyümüş biri olarak zararlı ve cazip yiyecekleri bir kaçış olarak görüyorum. Ama çözüm olmadığını ve alışkanlık yarattığını çok iyi bildiğimden, vazgeçip mutfağa yöneldim. Çocuklara Cumartesi şerefine şekerli krepler yaptım. Merin keyifle bana yardım etti. Krep yanında dün yaptığım kısırı da yediler. Eve abur cubur almayı bırakınca, çocukların tatlılara ilgisinin azaldığını fark ettim. Damak tatları hemen düzeliyor, iyileşiyor. Serin de uyanıp bize katıldı. Hava yağmurlu olduğu için Derin’i kano antrenmanına benim götürmem gerekiyordu. Gittiği yer eve çok yakın ama hep beraber, dört kişi evden çıkıp geri gelmek ve sonra almak için tekrar gitmek oldukça zor oluyor. Serin ve Derin bugünlerde, yakın zamanda aldığım Red Kit çizgi roman serisini okuyorlar. Serin Red Kit izlemek istediğini, Merin’i böylece oyalacağını, benim sessizce, hemen Derin’i bırakıp gelebileceğimi söyledi. Öyle de yaptık. Montumu gizlice dışarıda giydim. Görünmeden arabaya gittik ve hemen Derin’i bırakıp eve döndüm. Öyle çabuk geldim ki, fark etmediler bile. Montumu dışarda çıkarıp, sadece bahçeye çıkmışım gibi yaptım. Ama Merin hala “Anne biz gitcez? Abiyi bırakcaz?” diye soru cümleleri kuruyordu. Her şeyi duyuyor, anlıyordu. Derin’in antrenmana gittiğini, birazdan gidip alacağımızı söyledim.
Saat 10’u geçmişti bile. Şimdi benim kahvaltı yapmam gerekiyordu. 5 Aralık’tan bu yana kahve içmeyi günde bire indirdim. Saat 11’e kadar kahvaltımı yapıp, 11-12 arası double espresso içiyorum. Bıkmadan, usanmadan her gün aynı kahvaltıyı yapıyorum. Tereyağında 4-5 yumurtalık omlet yapıyorum. Yanına kendi yaptığım zeytinler, biraz roka, bir kaç bebek avokado, bazen biraz kaşar ya da lor peyniri, iki-üç kırmızı kapya biber koyup yiyorum. Biberlerin çoğunu Serin ve biraz da Merin’le ben yiyoruz. Merin yumurtama ortak oluyor. Avokadoya bayılıyor. Bugün ben iki tane yerken, Merin 4-5 bebek avokado yedi. Zeytin de favorisi. Ben bitirmeyeyim diye birini ağzına atıp diğerini eline alıyor. “Kızım devamı var. Koyarım. Eline almana gerek yok.” desem de az olması talebi arttırıyor sanırım. Canımın ne istediğini düşünmüyorum. Her gün hücrelerime ne iyi gelecekse onu düşünmeden yiyorum. Canımın ne istediğini dinlemek beni yanıltıyor. Eve şekerlemeler, çikolatalar aldığımda en çok yiyen ben oluyorum. Şuursuzca yiyorum. Her gün aynı kahvaltıyı yaparken Bisikletle Dünyayı Dolaşan Çocuk’u getiriyorum aklıma. Her gün muzlu ekmek yemekten usanmıyordu. Zengin, çeşit çeşit menülerle dünyayı bisikletle dolaşmayı başarması zor olurdu. Ayrıca bu tek düze kahvaltıyı Merin’in her gün keyifle yediğini görüyorum. Bugün yine büyük iştahla kahvaltıya dahil oldu. Hatta daha fazla zeytin avokado istediğini söyledi. Sabah bana marketten sipariş vermemi söyleyen iç sesime kulak asmadığıma çok ama çok mutlu oldum. Merin yemek yerken her gün yaşadığım mutluluğu tekrar yaşadım
Her gün kahvaltıdan sonra kahvemi içerken Merin’le kutu oyunu oynayıp yap boz yapmak rutinimiz oldu. Yılbaşında kendisine aldığım yap boza öyle bayılıyor ki, her gün defalarca bozup tekrar yapıyor. O kadar iyi öğrenmiş ki nasıl yapılacağını, bugün bana yaptırmaya çalıştı. Yapamıyor gibi davranıp yardım istedim. Hangi parçanın nereye geleceğini, parçayı yerine koymadan bana tarif etti. Büyümek, yapabiliyor olmak her çocuk için önemlidir ama sanki Merin için ayrıca büyük bir önem taşıyor gibi geliyor bana. Bana nasıl yapılacağını öğretiyor olmaktan öyle mutlu oldu ki, sevincini coşkuyla paylaştım. Dün Serin ve Derin de yap bozun yapıldığını görünce çok şaşırıp “Anne bunu Merin tek başına mı yapmış? Nasıl olur?” diye söylenerek şaşınlıklarını gizleyemediler. Yap boz iki taraflı. İki tarafını da çevirip çevirip çözüyor. Üçüncü çocuğum olmasına rağmen hala şaşırıyorum. Sanırım sekiz çocuğum da olsa şaşırmaya devam edeceğim. Çocuklar müthiş bir zenginlikle, çeşit çeşit ilgi ve yatkınlıkla geliyor dünyaya. Hepsini keşfediyor, yaşıyor olmak çok özel bir deneyim.
Bir anne olarak çocuklarımı istemeden, içten içe karşılaştırıyorum. Merin’in çok uzun süredir var olan tuvalete gitme, pantolonunu indirip tuvalete oturma, peçeteyle silip kalkma ve pantolonunu tekrar giyme becerileri bende hayranlık uyandırıyor. Sık sık “Acaba tuvalet iletişimini diğer çocuklarımla da kursaydım, onlar da Merin gibi mi olacaklardı? Bu ne harika bir beceriymiş!” demeden duramıyorum. Bugünlerde sadece kakasını yaptıktan sonra kalkıp pantolonunu giymesi sorun yaratıyor. Poposunu yıkamamız gerektiğini anlatmaya uğraşıyorum. Her şeyi o kadar çok kendisi yapmak istiyor ki, poposunu bile benim yıkamama tahammül edemiyor ama aynada durumu gösterdiğimde kabul edip yıkamama razı oluyor. Dün yine işi bitince tuvaletten kalkıp pantolonunu çektiği için kaka olan pantolonunu gösterdim. Anlatarak üstünü değiştirdim ve poposunu yıkadım. Kabul etse de gözlerinden hiç memnun olmadığını anlayabiliyorum. İletişimini de diğer çocuklarımla karşılaştırıyorum. Serin, tanımadığı hatta tanıdığı ama kendini uzak hissettiği kimseyle iletişim kurmak istemez, kendisiyle konuşulduğunda bile çılgınca ağlayabiliyordu. Merin ise henüz 27 aylık olmasına rağmen abisini antrenmandan sonra gördüğünde ya da babasıyla konuşurken “Merhaba, Nasılsın? İyiyim. Teşekkür ederim.” gibi nezaket cümleleri kurup beni şaşırtıyor. Hiç öğretmedik, söylemesini istemedik. Serin’e ise ilk başlarda bunu söylemek tuhaf geliyordu. Dilediği zaman, bizden örnek alarak söyler diyordum. Fakat geçen sene buna bir son vermem gerektiğini düşünüp, mesela piyano öğretmenine karşı bunu yapmasını istedim. Öğretmeni kendisine “Nasılsın? Merhaba.” gibi şeyler söylediğinde “İyiyim. Siz nasılsınız? Teşekkürler.” gibi şeyler söylemesini özellikle rica edip takip eder oldum. Bu çağın anne babalığını bazen gerçekten delice buluyorum. Bize öğretilen “Çocuğa bunu yap, şunu yap demeyin. Sizi örnek alıp yapacaktır.” oldu. Ama her çocuk farklı. İki yaşındaki Başak burcu kızım bizi taklit edip yaptıklarımızı yaparken, Koç burcu, kafasının dikine gitmeyi pek seven 7 yaşındaki kızım asla nezakete yaklaşmak istemeyebiliyor. Burçlar hakkında pek bilgim yok. İnandığım bir konu olduğunu da söyleyemem ama bu durumu açıklarken yazmak hoşuma gitti.
Merin’in kendi işini yapıyor oluşu, yapmak istemesi çoğunlukla güzel olsa da bazen sorun çıkarabiliyor. Henüz yeterliliği olmayan o kadar çok şeyi kendisi yapmak istiyor ki, sürekli hayal kırıklığı ve öfke içinde ağlarken buluyorum. Sabah saat daha 9 bile olmadan en az altı sinir krizi geçirmiş, ağlamış olabiliyor. Sinir sistemimi çok ama çok zorluyor. Bazen evdeki herkes isyan ediyor. Serin’i sık sık “Merin lütfen biraz sessiz ol! Başım ağrıyor.” derken duyuyorum. Serin’in yapıp ettikleri, Merin için özellikle önemli. Her oyununa dahil olmaya, her eşyasını elinden almaya, her ne yaparsa onu yapmaya çalışıyor. Bu Serin için oldukça sinir bozucu olabiliyor. Çok iyi anlıyorum. Onu gölge gibi takip edip taklit eden, oyunlarını bozan bir kardeşi kimse istemez sanırım. Ama Serin, Derin’e ne yaptıysa şu an onu yaşıyor. Ortanca çocukların şanssız, ilgiyi alamayan olduğunu söylerler ama bu açıdan bakınca önce evin küçüğü, sonra büyüğü olarak çok şanslı olduklarını, iki durumu da deneyimleyebildiklerini görüyorum. Geçenlerde Ali’ye Serin’in yakınmalarından bahsettim. Serin oldukça sık aralıklarla benimle yeteri kadar zaman geçiremediğini, benimle uyuyamadığını, en çok ilgiyi Derin’in ve Merin’in aldığını ileri sürüp şikayet ediyor. Ali bunu duyunca “Sesin, Derin doğduğunda senin feminist tarafın çok ağır basıyordu. Yapmak istediğin çok şey vardı. Çocuk bakmayı kendine yediremiyordun. Serin şikayet etmesin. En çok Serin yararlandı senden, anneliğinden.” dedi. Güldüm. Bir açıdan öyle diğer açıdan değil. Derin’i de büyük özenle, asla ihmal etmeden büyüttüm. Hatta Derin’e baş başa çok daha özel vakit yaratmış, çok daha kaliteli zaman geçirmiş olabilirim. Ama Serin doğduğunda kafam boştu. Doğru. Ne okul, ne iş, ne bugünkü üretme aşkı… Bugünkü kadar dolu değildi gündemim. Daha rahat bir kafayla ilgilendim Serin’le ve Derin’le o günlerde. Kendime vakit ayırabildiğim günlerdi. Yürüyüş yapabildiğim, oje sürüp aynaya uzun uzun bakabildiğim günlerdi… Güzeldi. Ama bugün daha güzel. Üretiyor, daha çok öğreniyor, yoğun ama dolu dolu yaşıyor olmayı o günlere değişmem.
Yeni yıla girerken Ali yanımızda olmadığı için buruktuk. Kutlama bile yapmak gelmedi içimizden. Üzgün de olsak çocuklar tüm sene bu günü beklediklerinden mutlu olmaları için elimden geleni yaptım. Gece yarısına kadar glazürlü yılbaşı kurabiyeleri hazırladım. Sabah çocuklar süsleyebilsin diye bir sürü glazür ve kurabiye hazırladım. Çok yorgundum, en son hediyeleri paketleyip uyumak istiyordum ki Merin uyandı. Aylardır gece, sabah yanında beni arıyor. Bulamayınca kalkıp yanıma geliyor. Gece bir kaç saat ya da sabah yalnız kalmayı deniyorum ama olmuyor. Merin uyanınca hediyeleri tekrar saklamaya fırsat bulamadım, mutfak masasında kaldı. Merin’in tekrar uyuması uzun sürdü. Ben de artık uykusuzluğa dayanamayacak noktaya geldim. Kendime sürekli uyuyamam gerektiğini, en azından aşağı inip hediyeleri saklamam gerektiğini söyleyip durmama rağmen uyumuşum. Ama bu tam bir uyku değildi sanki. Uykumda sürekli aşağı inemememin her şeyi mahvedeceği duygusuyla rahatsızlık duydum. Nasıl oluyorsa uyku sırasında hep “Bu yılbaşı mahvoldu, sürprizleri görecekler.” düşünceleri rahat uyumama engel oldu. Sabah uyanır uyanmaz aşağı koştum. İnanılmaz ama çocuklar uyanmamış gibiydi. Hemen hediyeleri sakladım. Çocuklar yukarıdan “Aşağıya gelelim mi?” diye bağırdılar. Uyanmışlar ama aşağıya inip inmeme konusunda emin olamamışlar. Her şeyin yolunda gitmesine inanamadım. Belki abartılı gelecek ama gerçekten inanamadım. Aksiliklere rağmen işler yolunda gitmişti. Hala sürpriz yapma fırsatım vardı. Her şeyi sürprize çeviren biri değilimdir ama özel günlerin küçük sürprizlerini zamanı gelince vermeyi severim. Aksi halde o günün bir anlamı kalmıyor benim için. Bu güzel yılbaşı sabahı benim için kurtulmuş sayılırdı. Çocuklar glazür ve kurabiyeleri görünce mutluluktan havalara uçtular. Serin’in en sevdiği şey kurabiye süslemeleri olabilir. “Anne öyle mutluyum ki, vücudum titriyor.” dedi. Onlar kurabiyelerle ilgilenirken hediyeleri paketledim. Her paketin üstüne özenle resimler çizdim, İsimlerini yazdım. Hazır desenli hediye paketleri yerine bunu yapmayı çok seviyorum. Derin yılbaşı ağacını bir kez daha hazırladı. Etrafına lego treni kurdu. Merin neler olacağını bilmiyor, ama sık sık yanıma gelip hediyeleri kontrol ediyordu. Derin, Merin’in yılbaşı kazağını, külotlu çorabını, yılbaşı için diktiğim eteğini, ayakkabılarını giydirmiş. Serin de hazırlanmıştı. Herkes heyecanla bekliyordu. Paketleri getirdiğimde heyecanla açtılar. Yorgun ve tükenmiş hissederken çocukların mutluluğu biraz olsun enerjimi yükseltti. Bu uykusuzlukla gün nasıl geçecek diye düşünceler içindeydim.
Yılın son günü Derin’in kano antrenmanı vardı. Antrenman yaptığı yer evimize çok yakın. Aslında bisikletle gidiyor ama hava soğuk diyerek Derin kendisini benim bırakmamı istedi. Bırakmak hiç sorun değil de, kızları hazırlamak, arabaya binmelerini sağlamak oldukça zor oluyor. Merin öğlen uyumamıştı, tüm yogunluğu huysuzluğa dönüşmüştü. Arabaya binmemiz gerektiğini söyledikçe eve dönüyor, ayakkabı değiştiriyor, ağlıyor, arabaya bir türlü binmiyordu. Benim uykusuzluğum ve yorgunluğum da doruk noktasına ulaştı. Dışarısı da pek soğuk değildi. Bunca işimin arasında Derin’in kendisini bırakmamı istemesine kızdım. Maalesef ufak bir yıl sonu krizi yaşadık. Merin’i arabaya bindiremedim. Derin bisikletine binip gitti. Bu sabah gitmesi gereken bateri dersini de iptal ettiği için kano antrenmanını da iptal etmesini istemiyordum. Bunu istediğini ima ettiğini hissettim. Bu tür imalara bile kızıyorum. Halbuki onlar bir şey talep edebilir ve ben de sakince hayır diyebilirim. Ama sormalarına, şanslarını deniyor olmalarına bile kızıyorum. Aslında kendime, eski halime kızıyorum. Ben de bahaneler bulur, sorumluluklarımdan kaçmaya çalışırdım. Bunun kendilerine hiç bir yararı olmadığını farkına varmalarını istiyorum. Tüm öfkem “Bizim gibi olmayın.” demeye çalışmak aslında. Kendim gibi Ali’de de gördüm bu eğilimi. Bir spora devam etmek, müzik aleti çalmak, dil öğrenmek ya da bostan yapmak, araziyi ıslah etmek… Hepsi süreklilik gerektiriyor. Bahanelerin arkasına sığınıp kurtulacağımızı sanıyoruz. “Bugün yılbaşı, bugün tatil, bugün doğum günüm, bugün iyi hissetmiyorum…” Maalesef bahaneler bizi dibe çeken ağırlıklar. O ağırlıkların altında kalmamak için irade kaslarımızı güçlendirmemiz çok önemli. Başarı, herkes tatil yaparken, uyurken, arkadaşlarıyla buluşup kahve içerken ya da alkol masaları kurarken, kendi dünyasından vazgeçmeyip, keyiflerinden vazgeçebilen insanların sahip olabileceği bir erdem. Başarı göreceli tabi. Tek bir tanımı yok benim için. Bundan bir kaç sene önce olsa, Ali olan biteni duysa “Boşver Sesin, gitmesin çocuk.” derdi. Bugün özellikle çocuklarla ilgili olan bitene çok daha ciddi yaklaştığını görmekten, her türlü aktivite ve çalışmalarını destekliyor olmasından büyük mutluluk duyuyorum.
Derin yokken hemen yeni yıl akşamı yemeklerini yaptım. Derin rosto istedi. Patates püresi ve salata hazırladım. Aklımda daha bir sürü şey yapmak, hazırlamak geçiyordu ama ne zamanım ne enerjim yetmezdi. Yorgunluğumu sözlerle anlatmam mümkün değil. Ama bir şekilde enerjimi topluyorum. “Ali de yok. Çocuklar eksik hissetmesin, mutlu olsunlar.” diye diye dayanarak yola devam ediyorum. Ali olsa da böyleyim aslında. Tüm özel günleri, özellikle çocuklar için unutulmaz hale getirmeye uğraşıyorum. Her nedense Ali’nin özel günlere bir antipatik tarafı vardır. Pek çaba harcamaz, zar zor parçası olur sanki. Evin bir kaç farklı yerine astığım yılbaşı ışıklarını görünce Derin çok heveslenmiş “Anne benim camıma, masama da bir ışık ayarlar mısın?” demişti. Bir ışık bulup, eve dönmeden sürpriz yapmak için işe koyuldum. Işık çok ince tellerden yapılmış bir led ışıkmış. Her sarılmış halkayı açmak, düğümleri çözmek, tek tek hizalamak, asmak inanılmaz zordu. Derin eve geldiğinde hala uğraşıyordum. Derin gözlerine inanamadı. “Anne inanamıyorum! Unutmamışsın! Tüm bunlar benim için mi?” diyerek sevincini saklamadı. Duygulandı. Bana sarıldı. Çocuklarımı çok seviyorum ve çok değer veriyorum. Bunu sadece içimde ya da sözlerimle değil, emeğimle, yaptıklarımla göstermek istiyorum. Sevgi emek istiyor. En güzelini, en iyisini hak ediyorlar. Bazen yorgunluktan sinirli bir anneye dönüşüyorum ama insanım. Yorgunluğum da, çabalarım da hep çocuklarım için.
Derin’in ışıklarını monte etmeye çalışırken Ali aradı. Bizden beş saat ileride yaşadığından, yeni yıla girmiş. Çocuklara geri sayım yapıyor, havai fişek gösterilerini izletiyordu. Çok coşkulu, mutluydu. Çalışırken sesini dinliyordum. “Annen nerde? Anneni göster! Anneni ver!” gibi şeyler söylüyordu Derin’e. Derin telefonu bana getirdi. Bense ışıkları bitirmek için uğraştığımdan “Harika aşkım! Bayıldım! Senin de yeni yılın kutlu olsun!” gibi şeyler söyledim. Gördüğü her güzel şeyi, her mutluluğu, her özel anı bizimle paylaşmaya çalışıyor olmasından derinlerde bir huzur, mutluluk hissediyorum. Çocuklarla konuşmak yetmiyor, mutlaka beni görmek istiyor, beni çağırıyor… Bazen hayatıma bakıp “Benim ne işim var burada?” dediğim oluyor, itiraf edeyim. Ali’ye duyduğum aşk, O’nun beni sevme şekli, ailemiz, hayatımız tüm cevapları veriyor hızlıca. Işıkları takarken Ali’yle ilgilenemiyormuş gibi görünsem de aslında içimde bunları düşünüyordum. “Sesin yeni yıla nasıl girilirse, yıl öyle geçer derler. Umarım benim için yıl böyle geçmez.” deyip bolca güldü, beni de güldürdü. Derin’e de “Oğlum bak, ben herkesten önce girdim yeni yıla.” gibi şeyler söyleyip çocukları neşelendirdi. Uzak olabiliriz. Büyük bir belirsizlik hali içindeyiz. Sık sık hüzünleniyorum, gözlerim doluyor. Serin “En çok babamın sevgisini özledim.” diyor. Çok haklı. Ne yaparsam yapayım o sevgiyi veremiyorum onlara. Ali’nin sevgisi öyle güzel, öyle devasa, öyle görünürdür ki, kimse boy ölçüşemez. Tüm belirsizliğe rağmen sevgi ve bağlılığımızın hala olması gereken yerde eskisinden de güçlü durduğunu görmek üzüntümü hafifletiyor.
Çocuklarla yemek yedik, oyunlar oynadık. Sonunda Merin’i uyutup koltuğa uzanmıştım. Sanırım bu anı unutmayacağım. Koltuğa uzanıyor olmak bile benim için olağanüstü, tüm sene hatırlanmaya değer bir an. Yorgunluğuma yenik düşüp 22:00 gibi uyuyakalmışım. Çocuklar uyandırdığında gece yarısını geçmişti. Uyandığımda öyle panik oldum ki “Merin nerde? Niye burdayım?” gibi şeyler söylemişim. Uykum çok ağırdır. Çocuklar beni zar zor yatağa götürüp uyumuşlar. Ertesi gün Derin babasına olanları anlatırken benim için “Annem uykusunda endişelendi. Anne yüreği işte.” gibi şeyler söylediğini duydum. Kimsenin bana üzülmesini istemiyorum. Bir yetişkin ve anne olarak dimdik durarak elimden geleni yapmaya çalışıyorum. Herkesin de aynı şekilde yaşına, konumuna uygun olarak üstüne düşeni yapmasını istiyorum. Yine de Derin’in bunları söylediğini duymak çok hoştu.
Şimdilik bu kadar. Sayılar, tarihler birer sembol. Yeni yıl benim için sayıların değişmesinden, günlerin her zamanki hızında geçip gitmesinden başka bir anlam ifade etmiyor ama umarım güzel günler gelecek. Herkes için iyi bir sene olmasını tüm kalbimle dilerim.





















Yorumlar