Bali'de yeni bir başlangıç
12 Temmuz 2026 Pazar

Bu sabah spor salonunda yürüyüşe giderken her gün yaptığım gibi yeni bir film seçmem gerekiyordu. Şu an bilgisayar karşısına yazı yazmak için oturmamı sağlayan muhteşem filmi seçtim. Julie ve Julia.
Film o kadar güzeldi, karakterlerin yaşadıkları öyle çok benimkilere benziyordu ki yazmadan edemedim. Yaşadıkları heyecanı, mutluluğu, aşkı, hayal kırıklıklarını, hüsranı iliklerime kadar hissettim. Benzerlerini devamlı hissediyorum. Filmlerde, kitaplarda, podcastlerde, videolarda başkalarının söyledikleri, yazdıkları, yaşadıkları bizi derinden etkiliyor çünkü bambaşka kişiler olsak da aynı deneyimleri, aynı duyguları paylaşıyoruz. Bunları izlemek, okumak, dinlemek, yalnız olmadığımızı bilmek hepimize iyi geliyor. “Hey, bunları ben de yaşıyorum, ben de sıkışmış hissediyorum, benim de ailemle sorunlarım var, ben de kendimi tükenmiş, potansiyelini kullanamamış, hayatta istediği hiç bir şeyi yapamamış, kötü bir eş, kötü bir ebeveyn ama bazen de müthiş iyi hissediyorum.” diyebiliyoruz. Başkalarının her yönüyle dürüst paylaşımları, Julie ve Julia gibi içten filmler eksik hissettirmenin aksine ilham veriyor. Bu olağanüstü! Bir filmin beni derinden etkileyip çok sevdiğim yazma eylemine yönlendirmesine ancak olağanüstü diyebiliyorum.
Şimdi anlatacaklarım spoiler içerebilir. Filmi izlemediyseniz önce izlemenizi öneririm. Julie Powell’ın kafasındaki Julia Child çok mutlu, keyifli, etrafına ışık saçan, yapmayı sevdiği işi bulmuş ve tüm engellere rağmen devam etme gücünü kaybetmemiş, bunu yaparken kocasını ihmal etmemiş, ideal bir kadın. Julia Child’ın gerçekten böyle bir kadın olup olmadığını bilmiyoruz. Julie, kendisinden 60 yaş civarı büyük olan Julia’yı bir zamanlar yayınlanan yemek kitabından, kocasının ve kendisinin yıllar önce yazdıkları mektuplarından, yayınlanan yemek tarifi videolarından tanıyor. Julia’yı bir idol olarak gördüğü için gözünde, hayallerinde büyütüyor. Bu açıdan sosyal medyada gördüğüm, tanıdığımı sandığım insanları nasıl da gözümde büyüttüğüm geliyor aklıma. Bu konuda çok fazla deneyimim ve hayal kırıklığım oldu. Filmin sonunda Julie’nin yaşadığı hayal kırıklığını çok iyi anlıyorum. Beni okuyan, takip eden insanların da beni gözlerinde nasıl büyüttüklerini anlayabiliyorum. Bu sebeple, imajımı sarsmamak için değil ama büyüyü bozmamak için tanışmamayı tercih ederim. Kimse kahramanını tuvalette, sinir krizi geçirirken, doyduğu halde tıkınırcasına yerken, çocuğuna, eşine bağırırken, aşağılık davranırken görmek istemez. Julie’nin kendisi ise 8 sene boyunca bir roman yazıp yarıda bırakmış, devlet için çalışan bir memur. Kendisinde ADHD olduğunu, bu sebeple hiç bir işini bitiremediğini, hatta ev işlerini bile bu sebeple düzgün yapamadığını söylüyor. 2012 yılında yapılmış bir film için çok iyi bir tespit. Yemek yapmayı ve yazmayı seviyor. Kitabını hiç bir yayınevi yayınlamak istemediğinden, kocası yemek bloğu yazmasını öneriyor. ADHD yüzünden kendine bir zaman dilimi belirliyor. 365 gün boyunca her gün tarifleri yapıp bir yazı yazacağını söylüyor ve başlıyor.
Julie’nin gündüzleri işe gidip akşam alışveriş ve yemek yapması, yazı yaması gerek. Bu arada zaman ayırması gereken çocuğu olmasa da bir eşi var. Evleri, mutfakları küçük. Bir sürü hata yapıyor, tarifler istediği gibi gitmiyor. Sık sık sinir krizleri geçiriyor. Olumsuzluklardan imkansızlıkları suçluyor, kocasına bağırıyor. Yetişmek için saat kuruyor, yoruluyor, hasta oluyor, annesi bile bırakmasını, bunun bir saçmalık olduğunu, yapamayacağını söylüyor. Destek olan kocası da bu sinir krizlerinden, karısının kendisine zaman ayıramayışından, yeterince sevişmediklerinden şikayet ediyor. Kavga ettiklerinde kocası “Bunu bloğunda yazma!” diyor. Bir kaç senedir günlük yazmaya çalışan biri olarak bunları çok iyi anlıyorum. Ali bana asla “Bunu yazma.” demedi ama isimlerini yazmasam da kendilerini kast ettiğimi, hatta söylemediğim şeyleri bile ima ettiğimi belirten, son derece saldırgan, ilişkilerimi bitiren yorumlar aldım. Her gün yazmak için uykusuz kaldım, çocuklarla, kocamla geçireceğim zamandan kıstım. Nereye gideceğini bilmeden, sonuçta gözle görülen hiç bir şey elde etmeden devam etmeye çalıştım. Yoruldum. Sıkıştım. Bugün hiç bir karşılık almadan sadece vererek geleceğe yazmak ve bunu sürdürmek hiç kolay değil. Filmde eşleri kadınlara yardımcı oluyor manevi anlamda. Çocukları da olmadığı için daha kolay görünüyor her şey. Ali’den böyle bir destek almadım ama çocuklar çoğunlukla beni motive etmeye çalıştılar. Sayfalarca yazıyor olmamı takdir ettiler, okudular, onlara okumamı istediler. İşlerine gelmediği de oldu. Bazen benden uyku öncesi kitabı okumamı istediklerinde “Üzgünüm. Saat 22:00 olmuş. Yazı yazmam gerekiyor.” dediğimde, özellikle Serin’in “Yazma. Yazı yazacağına bize oku.” deyip kızdığı oldu. Çok yorgunken ya da işler beni beklerken yazmaya çabaladığımda Derin’den de aynı şeyleri duydum. Filmde Julie ve eşinin kavga etmesi gibi, hayatımın merkezine yaptığım işi koysam Ali de bana aynı tepkiyi verir ve sıkı sıkıya bağlandığım işin o kadar da önemli olmadığını söyler. Kalbim kırılır. Önemsiz hissederim. Geçenlerde her gün spora gittiğim için beni göremediğini söyleyip yakındı. Memnun olmadığını dile getirdi. Moralim bozuldu. Benim için bunu yapmak zaten zorken etraftan “Bugün de gitme. Kafayı bozdun sporla.” denmesi canımı sıkıyor ama bu müdahalelerin beni engellemesine izin vermiyorum. Ayrıca canın istediğinde yapıp, yorgun hissedince bıraktığında hiç bir şey elde edemiyorsun. Bu her şey için böyle. Spor, iş, bir beceri geliştirmek, tarımla uğraşmak, çocuk bakmak, eğitimlerini üstlenmek… Ne yaparsan yap devam etmelisin ama tabi yaptığın şeyin de sürdürülebilir olması gerek.
Filmde iki kadın da kendilerini çok seven erkeklerle evliler. Böyle aşkları memnuniyetle izliyorum ve ne kadar da bize benziyorlar diye düşünüp mutlu oluyorum. Filmlere konu olan o aşkı, bağlılığı, sevgiyi kocamla paylaştığım için her gün şükretmeye çalışıyorum ama her zaman kıymetini bilemiyorum. Ali’ye beni engellediği için kızıyorum ama aslında tek istediği ilgimi, sevgimi, enerjimi, zamanımı kendisine de vermem. Bali’ye gelince Ye, Dua Et, Sev filmini bir daha izledim. Büyük bir beklentim yoktu ama çok etkilendim. İyi ki şans vermişim. Filmin sonunda Julia Roberts Bali’de aşık olduğu adamla günler geçirip düzeninin bozulduğunu düşünüyor. Sırf bu yüzden adamdan ayrılıyor. Bali’deki guruya gidip bundan bahsettiğinde, adam aşk için bazen yoldan sapmanın güzel olduğunu, aşk için her zaman buna değeceğini söylüyor. Ben de bunu çok yaşıyorum. Sürekli Ali’yle geçirdiğim zamanın beni engellediğini düşünüyorum. Oysa karı koca olarak biz olmazsak, biz mutlu olmazsak bir aileden bahsedemeyiz. Film, çiftin tekrar bir araya gelmesiyle, mutlu sonla bitiyor gibi gözüküyor ama devamını bilmiyoruz. Kadının aşk için her şeyini bir kenara bırakacağını, bırakması gerektiğini hiç sanmıyorum. Bir yerde denge bulmak gerek.
Julie ve Julia filminde, Julia ve eşinin sık sık yaşadıkları şehri, evlerini değiştirmek zorunda kalmaları, Julia’nın üzüntüsü de beni derinden etkiledi. Bir sahnede üzüntüyle kocasına “Evimiz neresi?” diye soruyor. Kocası da “Biz neredeysek evimiz orası.” diyor. Özellikle bir kadın için bunun ne zor olduğunu biliyorum. Ama artık bir yere, bir eşyaya, bir binaya, araziye bağlanmanın pek de iyi olmadığını deneyimliyorum. Aile olarak birlikte ve mutluysak nerede olduğumuz pek de önemli olmamalı. Hayatını böyle kurmalı insan. İyi ki spora başlamışım. İyi ki seneler önce dikişe başlamışım. İyi ki yazmayı seviyorum. İyi ki resim çiziyorum, doğayı seviyorum, meraklıyım, öğrenmeyi, okumayı seviyorum. Ev değişir, şehir değişir, ülke değişir, param bitebilir, bir çok şeyimi kaybedebilirim ama bilgimi, becerilerimi, çalışkanlığımı, gayretimi, merakımı, ailemi kimse elimden alamaz. Bunun farkındalığıyla yaşamaya çalışıyorum.
Filmlerden bahsediyor olmak tuhaf çünkü bir kaç senedir düzenli film izlemiyordum. Hatta uzun süredir film izleyecek zaman bulamıyordum. Bali’ye geldiğimden beri hayatım çok değişti. Spor salonuna gidiyorum ve her gün yürüyüşlerimi özellikle eğim için koşu bandında yapıyorum. Koşu bandında toplam 70 dakika kalıyorum ve zaman geçmek bilmiyor. Bir süredir film izleyerek yürüyorum. Hala zaman geçmek bilmiyor ama film izlerken daha katlanılır oluyor. Aslında dışarda yürümeyi seviyorum. Görsel olarak uyarana ihtiyacım var ve dışarısı bana bunu sağlıyor, hiç sıkılmıyorum. Özellikle Bali gibi yeni bir yerde mutlulukla yürüyorum fakat yollar çok dar. Araba bile geçemezken yürüyerek yolu meşgul etmek üzerimde baskı oluşturuyor. Ayrıca düz yürüyüş yeterli değil gibi hissediyorum ve eğimle kendimi zorluyorum. Bu sayede film izleyebiliyor olmak da hoşuma gidiyor. Eskiden izlediğim filmleri bile unutmuşum. Ayrıca yakın zamanda yayınlanmış, hepsi bana ayrı ayrı müthiş ilham olan, düşündüren filmler izliyorum. Julie ve Julia’dan önce Oppenheimer filmini izledim. Öyle etkilendim ki, finalinde göz yaşlarına boğuldum. Film izlemenin güzelliğini, önemini unutmuşum. Okumak daha önemliymiş gibi geliyordu son yıllarda. Yanılmışım. İyi filmler izlemek iyi kitaplar kadar etkiliyor insanı.
Yazı yazmak için harika bir gün seçmişim. Hastayım. Bir kaç gündür iyi hissetmiyordum. Spora gidip gelirken çok üşüyor, mont giyiyordum. Temmuz ayında üşüdüğümden ve mont giydiğimden bahsettiğime ben de inanamıyorum ama Bali’de şu an kuru sezondayız. Sanırım burada iki mevsim var. Yağışlı, nemli sezon Kasım’dan Mart’a kadar sürecekmiş ve daha nemli, sıcak hissediliyormuş. Şu an yağmur olmasa da, güneş kavursa da kurak sezon olduğu için özellikle akşamları rüzgarlar havayı daha soğuk hissetmemize sebep oluyor. Akşam montsuz motorla bir yere gitmek büyük tedbirsizlik olur. Bir şekilde yoruldum ve hasta oldum sanırım. Günlerdir diş etlerim şişiyor ve acıyor. Bana bakan kimse hasta olduğumu anlamaz ama halsiz hissediyorum, burnum acıyor. Çok fazla dışarı çıkmak, çocukları skateparka götürmek, her gün alışveriş için motorla yol yapmak ve üstüne antrenmanlarımı, yürüyüşlerimi aksatmadan devam etmek beni çok yordu. Ne zaman kendimi yapmak istemediğim şeyleri yapmak için zorlasam hasta olurum. Gitmeyeceğime dair karar almama rağmen o berbat skateparka yine gittim. Derin’e patenle deneyeceği yeni harekette yardımcı olmak istedim. Ayrıca Serin’in paten sürme deneyiminden mahrum kalmasını istemedim. Orda diğer çocuklarla zaman geçirmeleri hoşuma gitti. Saatlerce güneşin altında kaldım, yoruldum. Dönüşte Merin uyuklarken motor kullanmak, motoru sıkı sıkı tutmaya çalışarak çılgın trafikte yol almak da çok yordu. Eve geldiğimde kollarım titriyordu. Yoruldum diye düşünmeyip üstüne bir de spor salonuna gitmek sanırım son damla oldu. Kaçınılmaz olarak hasta oldum.
Bugün Pazar. Dün antrenman yaptığım için bugün yapmayacak olmak, sadece bir saat yürümek tatil gibiydi. Her gün çalışıyor, işe gidiyor gibi hissetmeye başladım. Erkenden gidip yürüyüşü aradan çıkarmak istedim. İzleyeceğim filmi seçtim ve bu tatlı pazar gününe Julie ve Julia filmi çok yakıştı. Dün yaptığım, bol yumurtalı, bol proteinli, muzlu, yulaflı pankekler duruyordu. Bir kahve içtim ve çocuklara pankek bıraktığımı söyleyerek sabah çıktım. Yürüyüş yapıp döndüm ama döndüğümde berbat hissediyordum. Yine de bugün yazmaya karar verdim. Dikiş dikme planımı iptal edip yazı yazdım. Kahvaltı yaptım. Kalori açığında olmak sanırım dünyanın en berbat şeyi. Doymak için yediklerimi çok iyi seçmem gerekiyor. Motorla 10-15 dakika mesafede çok sevdiğim bir organik market var. İlk keşfettiğim andan beri bayılıyorum. 36 saat fermente olmuş gerçek ekli mayalı ekmek, yağı az, protein oranı fazla, uygun fiyatlı yoğurt, açıkta satılan, içeriğine bayıldığım hindistan cevizi yağıyla yapılmış kalıp sabunlar, etler, balıklar, aradığım çoğu şeyi orada bulabiliyorum. Yağ oranı fazla olduğu için peynir tüketmiyorum ama Avrupa’da yaşadığım günlerden aklımda cottage cheese kalmış. Yağ oranı düşük, proteini yüksek bir cottage cheese buldum bu markette. Hatta dün antrenman ve yürüyüş sonrası almak için gittiğimde bulamayınca büyük hayal kırıklığı yaşadım. Öyle yorgundum ki, gittiğime pişman oldum. Yandaki kızarmış tavuk satan satıcıdan tavuk ve domuz alıp Merin’le yorgun argın eve döndüm. Domuz, evet domuz aldım. Tavukların altında çok küçük bir et yumağı vardı. Sorduğumda domuz olduğunu söylediler. Hem küçüktü hem pahalı ama denemek istedim. Fakat yağlıydı, tam pişmemişti. Yiyemedim. Domuz yemeye karşı değilim. Eskiden de çok yemişliğim var. Hatta geçen gün markette çok acıktığımda proteini bol, yağı az bişey ararken domuz salamı bulup yedim. O salam olduk.a güzeldi.
Bugün canım yine o sağlıklı, masum cottage cheese den istiyordu ama markete gitmeye halim yoktu. Aklıma internet sitelerine bakmak geldi. Stokta olduğunu görmekten büyük mutluluk duydum. Bu markette özellikle taze ürünlerin tüketim tarihi oldukça yakın olduğundan, uzun ömürlü olmadıklarından sık alışveriş yapmak gerekiyor. Siteden sipariş verdim fakat ödeme yapamadım. Ödeme için bir mail geleceğini söylediler. Ardından gelen mailde whatsapp’tan kendilerini eklememi istediler. Bana ulaşamamışlar. Bali’de aldığım hat kapandı, sadece internetini kulanabiliyorum. Henüz oturum iznim çıkmadığından hatların bir kullanım ömrü var. Bu sebeple telefon ve uygulamalar da sorun oluşturuyor. Whatsapp’tan kendilerine ulaştığımda, henüz internetten alışverişin açık olmadığını, ödemeyi banka hesaplarına yapmam gerektiğini ve paketimi oradan aldırmam gerektiğini söylediler. Ayrıca ellerinde olmayan ürünlerin yerine başka ürünler baktık. Paketi oradan aldırmayı bilmediğimi söyledim ama bunu benim yapmam gerektiğini, kendilerinin yapamadıklarını söylediler. Burada Grab ve Gojek adında iki farklı alışveriş, yemek siparişi, market siparişi, motor taksi çağırma, araba taksi çağırma gibi işlemlerin gerçekleştiği uygulamalar var. Buradan birini markete gönderip oradan da eve yönlendirebiliyormuşum. Bilen için kolay da bilmeyen için zor. Tüm bu paket aldırma, ödeme, siparişi onaylama gibi işlemlerle öyle uğraştım ki gitsem daha az yorulurdum diye düşündüm. Neyse ki büyük çaba göstererek hepsini başardım. Siparişim başarıyla yola çıktı. Fakat bu sefer de kurye evi bulamadı. Adam beni arıyor ama nerede olduğunu bilmediğim ve buraya hakim olmadığım için tarif edemiyorum. Uzun süre bekledim. Sonra aklıma yola çıkmak geldi. Ana yola çıkıp hemen karşıdaki berbere gittim. Berberin önündeki bankta berber sırası bekleyen insanlar oturuyordu. Kuryeyi arayıp adamlardan birinin eline telefonu verdim ve adresi tarif etmesini, buraya çağırmasını istedim. İngilizce bilmiyorlar pek. Önden anlatmak anlamsız olacaktı. Emrivaki gibi oldu ama öyle yapmak zorunaydım. Numarayı çevirip adama uzattım ve mecbur bıraktım. Öyle güler yüzlü ve anlayışlılar ki geri çevirmedi, çevireceğini düşünmemiştim zaten. Uzun süre konuştular. Adam yola bakıp konuşmaya devam etti. Bali’de insanları anlayamıyorum. Hiçbir şeyi bilmiyorlar gibi. Türkiye’de olsa kime versem tarif eder, adam hemen konumu bulur. Adamlar uzun süre konuşup bir türlü buluşamadılar. Hiç kendilerinden emin değiller gibi. Kurye zar zor geldi ve hatta bizi geçip gitti ama seslenerek durdurduk. İçimden bu berberin, karşıdaki yer taşı yapan adamların mekanının hiç mi adı yok, hiç mi tarif edilemiyor, bu ana caddenin de mi bir tarif yok, ya karşıdaki kuaför? Bulmak bu kadar mı zor diye düşündüm sürekli.
Bir Türk olarak Bali insanını anlamak ve tahammül etmek gerçekten zor. Son derece iyi görünüyorlar. Bunda hiç bir sorun yok. Ama mesela geçen gün bu bahsettiğim organik marketin kasasında daha ne kadar bekleyeceğim diye sıkıntıdan öleceğimi sandım. O gün çok alışveriş yapmıştım, iki sepetim doluydu. Sepetleri alıp kendileri tek tek barkod okutuyor, tartıyor, paketliyorlar. Varsa benim bez poşetimi, yoksa kendi verdikleri bez poşeti özenle açıp aldığım her parçayı büyük titizlikle, dikkatle, bir yap boz tamamlar, tetriste parçaları doğru yerlere takmaya çalışır gibi diziyorlar. Sanki birazdan eve gidip tüm torbayı boşaltmayacağım da poşeti yıllarca böyle kullanacağım ve kurulumunu yapıyorlar gibi. Çok nazikler, bu anlamda çok düzenliler ama insanı öldürecek yavaşlıktalar… Bazen dayanamayıp “Poşetim var, ben doldururum.” diyorum ve her şeyi poşete rastgele atmaya başlıyorum. Çünkü Türkiye’de hep böyle yaptım. En fazla ürünleri çeşitlerine göre guruplandırdığım olmuştu. Asla Türkiye’de bir markette bu özeni gösterecek zamanı ve sabrı olan birini tanımıyorum. En başta bekleyenler şikayet edip yakınmaya başlar. Burada böyle bir şey yok. Sıra olsa da olmasa da, market küçük ya da büyük olsun kasiyer aynı özeni her defasında gösteriyor ve bekleyenler de asla şikayet etmeden, sabırla bekliyorlar. Ben ürünleri torbama rastgele atıp acele ederken kasiyerler bana deliymişim gibi bakıyor, gülümsüyorlar. Markette böyle özenli davranıyorlar ama sokaklar çöp içinde. Bali evleri perişan, dağınık. Büyük bir çelişki var ortamda. Henüz çözemedim.
Hasta olduğum yetmezmiş gibi yarın oturum iznimizin bazı işlemleri için arabayla 1,5-2 saat uzağa gitmemiz gerekiyor. Çok erken kalkmalı ve yola düşmeliyiz. Bali’de taksiye binmek, uzak mesafeye gitmek istemiyorum çünkü gerçekten zor. Araçlar motor kadar hızlı ilerlemiyor. Şeride araba sığamadığından çok yavaş gidiyorlar ve çok kötü araba kullanıyorlar. Bu yollarda araba kullanmayı öğrenmeleri bile çok zor. 120 dakika süren yol aslında muhtemelen 40-45 km kadardır. Arabada Ali hariç hepimizin midesinin bulanıyor olması da cabası. Bu sebeple ayaklarım geri geri gidiyor ama yapmalıyım.
Yazıyı dönüp tekrar okuyacak, düzeltecek zamanım yok. Yanlışları siz okurken düzetin lütfen. Bugünlük bu kadar. Tekrar merhaba ve sık sık görüşmek dileğiyle.





Yorumlar