Neden Okulsuzluk? 1. Bölüm: Bugünü Anlamak İçin Geçmişe Gitmek

Gerçek şu ki çocuklar her zaman önceliğimdi. Ben de hayatı onlarla paylaştığım bir düzen kurdum. Eğer buna sebep olan tercilerimin, evliliğimin, okulların, eğitim sisteminin bizi getirdiği yer ise, hepsine minnettarım.
Ailece bir yıldır ayrı yaşıyor olmanın acısıyla beraber belirsizlikler, nerede yaşayacağımız, neyle uğraşacağımız gibi sorular kafamızı uzun süredir meşgul ediyordu. Yazıya dökemediğim nedenler yüzünden hayatımız alt üst olmuştu. Ne yaşadığımızı ben bilirim. Ama bir söz var ya hani “Hayatın altının üstünden daha iyi olmadığını nereden biliyorsun?” diye, çok doğru. Bazen rahatsız bile olsa alışmanın verdiği konfor hissine öyle alışıyoruz ki oradan kopmak, belirli sandığımız her anın aslında belirsiz olduğunu görmek ve bu belirsizlikte neyin gerçekten önemli olduğunu anlamak için hayatın gerçekten alt üst olması gerekiyor. Filmlerde de hep böyle olur. Kavga eden çiftler kriz anında barışır, bir tehlikeyle karşı karşıya kalınca elindekinin değeri anlaşılır, ölümden dönmek küçük şeylerle mutlu olmayı sağlar. Yakın zamanda Minari adında harika bir film izledim. Taşınma, yoksulluk, imkansızlıklar gibi sebeplerle birbirinden uzaklaşan bir karı koca ayrılma noktasına gelmişken, yaşadıkları bir felaket sonrası birbirlerine sıkı sıkı tutunuyorlar. Filmler bize bazen hayatın gerçeklerini öyle sahici ve derinden hissettiriyorlar ki kendilerine hayran bırakıyorlar.
Yaşamımda benim için büyük anlam taşıyan bir amacımın olması sayesinde, olumsuzluklarla geçen yıl boyunca yıkılmak yerine hayata sıkı sıkı tutundum. Çocuklarımızın bakımı, eğitim sorumluluğu, kendi öğrenme motivasyonum, merakım, üretme aşkım her günümü ayağa kaldırdı. Ali uzaktayken çok daha fazla çalışmam gerektiği düşüncesi bazen beni tükenme noktasına getirse de bir denge bulmaya çalıştım. Bir şekilde yola devam ettik ve sonunda Bali’ye geleceğimiz netleşince değişen rotayı izlemeye başladık.
Bunun bir taşınma olup olmadığını tam olarak bilemediğimden adını koyamıyorum. Aslında bir bakıma zorunlu olarak Bali’de yeni bir hayata başlamak, kurmuş olduğum düzeni tamamen değiştirdi. Yer değişikliği, göçmenlik, farklı ülke, evden uzakta olmak düşündüğümden zormuş. Eşyalarımızdan, Türkiye’de, çoğunlukla evimizde, arazimizde sürdürdüğümüz hayatımızdan kopmak istemedim. Eşya derken koltuk, mobilya, beyaz eşyadan bahsetmiyorum. Beni hayata bağlayan işleri yürütmek için kullandığım araçlardan bahsediyorum. Senelerdir titizlikle satın alıp bir araya getirdiğim kütüphanemizdeki kitaplar, bilgisayar ve yazıcılar, dikiş malzemeleri, kil ve oyma aletleri, öğrenme, beceri geliştirmek için kullandığımız tüm hobi malzemeleri, mikroskop, teleskop, çocuklara diktiğim, ellerimle ürettiğim tüm anılar, hayvanlarımız, bitkilerimiz, beherlerim, bir kimya laboratuvarına dönen mutfağımdaki tüm kimya, üretim malzemeleri… Ali’ye kavuşmak, tekrar ailece bir arada olmak ve büyük emek vererek kurduğum düzeni terk etmek arasında mutluluk ve kayıp duygularını devamlı bir arada yaşadım.
Bali’ye geldiğimizde heyecan ve mutluluktan uçuyordum. Her şey mükemmeldi. Evdeyken tek başıma artık aından kalkamadığım ağırlığa ulaşan yüklerden kurtulmak müthiş bir özgürlük, hafiflik hissi verdi. Sanki sevmediğim bir işten istifa etmişim gibi, en büyük sınavı vermişim ve artık okul bitmiş gibi bir rahatlık döneminde hissettim. Bali gibi yeni bir tropik ülkede olmak, yemeklerini, insanlarını, alışkanlıklarını, kültürünü keşfetmek ayrı bir heyecan, mutluluk verdi. Bir kez çocukları evde bırakıp restoranımıza giderek diğer yetişkinler gibi bölünmeden, sürekli birine bakım vermeden, milyon tane anne seslenişine, taleplerine maruz kalmadan sessizce, telaşsızca yemeğimi yiyip işime baktım. Bir kaç yer dolaştım, tek başıma motor kullanıp yol yaptım. Senelerdir yaşamadığım, tadını unuttuğum ve çok özlediğim bir histi. İnanamadım. Gerçek olamayacak kadar güzeldi sanki.
Ama ne yapacaktım? Hemen hemen her insanın bir amacı var. Mecburen de olsa bazı işlerde çalışıyorlar. Para kazanıyorlar. Herkes bir şekilde kendi olmaya, bir ben inşa etmeye çalışıyor. İzmir Alsancak’ta, reklam, basım, yayın bürolarında basit bir ara eleman ya da böyle bir iş yerinin sahibi olarak hayatımı geçiremeyeceğimi liseden mezun olup bir kaç sene bu hayatı deneyince anlamış, gözümü çok daha yukarılara dikmiştim. Böylece üniversitede, yurt dışı maceram, avrupada master yapmak gibi beni her anlamda geliştiren, hayata bakışımı baştan aşağı değiştiren bir süreç yaşamıştım. Bu yolun sonunda çok iyi bir iş sahibi olacağım beklenirken henüz Master eğitimim bitmemişken Ali’yle tanışıp evlenmem ve kimsenin adını duymadığı bir köyde yaşamaya başlamam herkesde şok etkisi yarattı. Biliyordum ki Türkiye’de çalışabilmemin, benden beklenen performansı gösterebilmemin tek yolu İstanbul gibi bir yerde çalışarak mümkündü. Ancak o hayat içinde mutlu olur muydum asla bilemeyeceğim.
Bir çok denememe, girişimime rağmen küçük yerde bana yeten, her gün heyecanla uyanmamı sağlayıp, bana yaşam enerjisi veren, aldığım eğitime, tüm bilgi ve deneyimime karşılık gelen bir iş yapamadım. Ama çok uğraştım. Çünkü Annem aldığım diplomaların, okuduğum okulların artık bi hiç olduğunu düşünüyordu. Ama yanılıyordu. Tüm o okulları bitirmek ve diploma almak için verdiğim çaba evlenmeden önce de bir hiçti. Evden ayrı Ankara’da ya da Avrupa’da geçirdiğim zaman boyunca öğrendiklerimi okula ve diplomalara borçlu değilim. Onlar sadece aracı oldular. Hatta dışarıda öğrenilemeyecek, özel bir şey öğrenmediğimi gönül rahatlığıyla söyleyebilirim. Başka aracılar, yollar da bulabilirmişim. Okullara bu kadar büyük anlamlar yüklemenin ne büyük yanılgı olduğunu şimdi daha net görüyorum. Başımın çaresine bakmayı, hayatta kalmayı, sorunlarla baş etmeyi, nasıl çalışmam gerektiğini, alanım olan sanatta derinleşmeyi, sanatsal ve doğal olarak felsefi düşünmeyi, öğrenmek için asla geç olmadığını, farklı kültürleri, dünyanın zenginliğini, tek bir doğru olmadığını öğrendim. İnsanın kendi çabası, özdisiplini, zekası, doğru zamanda, doğru kararlar vermesi ya da yanlışları, özellikle yanlışları, cesareti, azmi, vizyonu, merakı, öğrenme yolculuğu belirliyor bu hayattaki yerini. Başarı çok göreceli. Sanırım aileme göre onca eğitim ve deneyimden sonra hayatımı küçük bir köyde büyümüş biriyle geçirecek olmak başarısızlıktı. Bana göre hayatı güvensiz, şiddet dolu, mutsuz bir evlilik içinde geçen benim gibi biri için mutlu bir evlilik yapıp aile olmayı başarabilmek bir başarı. Ayrıca insanları yaşadıkları yere, eğitimlerine, ailelerine bakıp bir yargıda bulunmanın, etiketlemenin, baştan hüküm vermenin ne büyük yanlış olduğunun kanıtı Ali. Hayalleri ve merakı yaşadığı, hayatını geçirdiği yere sığmamış bir adam O. Aşk, uğruna bazı şeylerden vazgeçilebilecek, fedakarlıklara göz yumulacak gerçek bir aşk insana hiç hayal etmediği şeyler yaptırabiliyor. Evlenmek, bir köyde yaşamak, çocuk sahibi olmak, bunca zaman biriktirdiğim diplomalarımın, beceri ve yeteneklerimin iş hayatında beş para etmeyeceği bir yere yerleşmek aklımın ucundan geçmemişti. Ali’nin, birlikteliğimiz boyunca beni şaşırtacağını, nereye ve neye sıkı sıkı tutunup “Tamam buna alışıyorum. Sevmeye başladım.” dediğim an beni kucaklayıp, ellerimi sıkı sıkı tuttuğum şeyden ayırıp “Bak sana başka bişey göstericem. Daha güzel. Bunu da bir dene.” diyerek sürekli yeniliklere sürükleyeceğini bilmiyordum. Büyüdüğüm ailede sık sık yaşadığımız yıkımlar bizi tüketiyordu. Yıkımın bir ödül olabileceğini, değişime giden çiçeklerle dolu bir yol olduğunu Ali’yle öğrendim. Yaşadığımız her değişim bizi olumlu anlamda değiştirdi, güçlendirdi, birbirimize bağladı. Ali’nin şimdiye kadar tanıdığım kimseye benzemediğini ilk tanıştığımız günlerde anlamıştım. Bunca sene sonra ancak çok daha fazlası olduğunu söyleyebiliyorum.
Evlenmeyi ve anne olmayı hiç hayal etmemiştim. Geçmişe dair çok şey aklımdan uçup gitmiş olmalı ama bir düşünce ilk günkü canlılığıyla hala orada duruyor. Sık sık “Böyle bir ailem varken ben asla evlenemem, bir ailem olamaz.” diye düşünüyordum. Henüz kendimin bile alışamadığı eş ve anne olma düşüncesi çoktan gerçekleşmişti. İlk yıllar inanılmaz zordu. Küçücük bir köyde, kucağımda kolik bebeğimle, yapayalnız, herkesin korktuğu bir adamla, desteksiz, işe yaramaz hissederek kalakalmıştım. Annem Derin’i büyütürken hep yanımda oldu. Büyük destek verdi, hakkını vermeliyim. Ama benden çok şeyi de götürüyordu. Annemde bir kaç gün kalıp sonra eve dönmek üzere Ali’nin beni beklediği arabamıza binince kafamı arkaya yaslayıp susuyor ve ağlıyordum. Annemi seviyorum. Hala seviyorum ama çok zor biridir. İçimde iyi olan her şeyi kemirip tüketiyordu sanki. Fakat eve gitmek de çare olmuyordu. Master programım yarıda kalmıştı, okulu bitirmem gerekiyordu. Yoksa evlendiğim ve anne olduğum için okulumu bile bitiremediğimi, tam bir kaybeden olduğumu hayatım boyunca yüzüme vuracaklardı. Tüm bu düşüncelerle ve anne olmanın zorluğuyla mücadele ederken Ali’nin desteğini hissetmiyordum. Ya da verdiği destek yeterli gelmiyordu. Sürekli kavga ediyorduk. Yorgunluktan çok sık hasta oluyordum. Azıcık uyuyabilmek, dinlenebilmek için yine anneme gidiyordum. İtiraf edeyim. Derin’in bakımı için anneme katlanmaya çalışıyordum. Beni kendilerine mecbur bırakıp çeşitli türlerde sömürdükleri için anneme, Ali’ye, herkese kızgındım. Tek mutlu olduğum an Derin’le geçirdiğim anlardı. Herkese dişlerimi gösterip hırlarken, Derin’e bakıp en büyük gülümsememi gösteriyor, asla kıyamıyor, tüm ihtiyaçları için elimden gelenin üstünde bir çaba gösteriyordum. O yılları düşünüyorum da, güzel olan tek şey oğlumla geçirdiğimiz anlardı. Her konuda beni eleştiren ebeveynlerim, yine beni eleştirmekle söze başlayıp “Ama gördüğümüz en iyi anne oldun.” diye anneliğimi sürekli övüyorlardı.
Anne olmak beni baştan aşağı değiştirdi. İç güdüsel olarak anne olmayı biliyordum belki ama nasıl davranmalı, bebek, çocuk neyi neden yapar, nasıl karşılık vermek gerekir, ne yer, ne içer, düzeni nasıl olmalı, ne kadar uyumalı diye sürekli okumaya başladım. Hatta bu nedenle Anne Olmayı Okuyarak Öğrendim diye bir sayfa bile açmıştım. Çok sevdiğim bir iş yapıyor, para kazanıyor ya da sevmesem de mecburen bir işte çalışıyor olsaydım, başka bir amacım olsaydı yine anneliği bu denli ciddiye alır mıydım bilmiyorum. Aslında Derin hayatımdayken, annemin sürekli zihnime girmesiyle bir çok çalışma girişiminde bulundum. Köyden daha merkeze taşınıp bir kurumsal kimlik, reklam, tasarım ofisi açtım. Fakat çalışma saatlerimi Derin’e göre belirledim. Sabah 6’da kalkıyor, Derin’i sahilde gezdiriyor, kahvaltısını yaptırıyor, oyun oynuyor, saat 9’da anneme bırakıyordum. Öğlen tekrar gidip emziriyor, vakit geçiriyordum. Akşam 5’te tekrar alıp yemek yediriyor, oyun oynuyordum. Saat 9 gibi uyuturken bazen salonda tüm ışıkları kapatıp sonunda biraz ekrana bakayım diye sesini de tam olarak kısıp tv izlerken Derin’i kucağımda uyutuyordum. Çoğunlukla yatağına götürüp kitap okuyor, Derin’le beraber yorgunluktan ben de uyuyordum. Belediye başkanının isteği üzerine, büyükşehir belediyesine logo çalışmaları hazırladım. İlçe Belediye Başkanının kızının açtığı otelin tüm kurumsal kimlik, tasarım çalışmalarını ben üstlendim. Fakat siyasetin kirli yüzünü gördüm. Dönen oyunların, işlerin insanı nasıl kurda dönüştürdüğünü, yozlaştırdığını deneyimleyerek yaşadım. Giderek yaptığım işin menü hazırlamak, seçim zamanında parti reklamları yapmak dışında beni pek tatmin etmeyeceğini anlayınca tekrar köyümüze taşınma kararı aldık. Yine annemin çalışmam, bir iş yapmam gerektiği fikirleriyle sahil köyündeki pansiyonumuzu işletmeye karar verdim. Neredeyse üç sene, tüm mükemmeliyetçiliğimlei, kendimi tüketircesine çalışırken tek umursadığım Derin’di. Pansiyonu işletirken bile kahvaltısını köy yumurtalarıyla pansiyonumuzdaki evimizde hazırlayıp yediriyor, oyun oynuyor, vakit yaratıyor, aşçının yokluğunda yemek yapmam gerektiğinde tencereyi karıştırırken bir elimle Monopoly oynuyor, akşam kitap okuma rutinlerimizi bozmuyordum. Hiç bir iş Derin’den önce gelmiyordu. Bir dönem kişiye özel fotoğrafçılık, doğum fotoğrafçılığı da yaptım ama Derin’i de yanımda götürdüğüm çok zaman oldu. Öyle zor oluyordu ki, o işi de bırakmak zorunda kaldım. Çocuğum olmasa da bu işi yapıyor olmak fotoğrafçılık adına bir hakaret gibi gelirdi. Tamamen şarlatanlıktı. Doğum günlerinde zorla güldürülmeye çalışılan, herkesle fotoğraf çektirilmeye zorlanan, mutsuz çocukların fotoğraflarını çekmek istemiyordum. Bir sürü davetliyle, tonla para harcanarak hazırlanan doğum günü partileri kesinlikle çocuklar için değildi. Maalesef ben de bu hatayı yaptım bir kaç kez. O gösterişli partileri çocuğumuzun doğumu kutlamak, özel olduğunu, ne kadar sevdiğimizi hissettirmek için değil, en güzel elbisemizi giyip, partinin ne şahane olduğunu, ne çok paramız olduğunu göstermek, başkalarını memnun etmek, hava atmak, içmek, biz yetişkinleri eğlendirmek için yaptığımızı sonradan anlayıp bıraktım. Doğum anları da felaketti. Bebeğine, doğuma odaklanmayıp reklam peşinde anneler, bebeğini babasına vermek istemeyen kayınvalideler, bebeğe içirilen okunmuş sular… Fotoğrafa duyduğum tüm o tutkulu duyguları öldürüyorlardı. Küçük yerde yaşamanın güzellikleri çok. Ama küçük yerlerin gelişmemiş, bakir kalan çevre ve hayatına karşılık, cahil kalan insanları, kısıtlı düşünceleri, dar bakış açıları benim gibi insanlar için beraber yaşamayı, iş yapmayı zorlaştırıyor. İşlettiğim pansiyonumuzda da profesyonellikten uzak çalışanlara, sınır tanımaz müşterilere dayanamayıp iş hayatıma son verdim. Zaten Ali de benim çalışmaya çalışmamdan bıkmıştı. “Boşver. Evde, çocuğumuzla ilgilen. Canın ne istiyorsa onunla uğraş. Para işini bana bırak. Ailece beraber geçirdiğimiz anların, mesela akşam yemeklerimizin tadını çıkaralım.” dediğinde bana hakaret ediyor gibi geliyordu. Zaten konu hiç para olmamıştı. Ama haklıydı. Sonunda bunun hepimiz için en iyisi olduğuna karar verdik.
Sadece Derin’e bakmak, çalışma girişimlerimin başarısızlığı yetersizlik hislerimi arttırdı. Madem bu hayatın içindeyim, madem böyle yaşıyoruz neden bir çocuğumuz daha olmasın deyip Serin’i dünyaya getirdik. Serin’e hamileliğim sırasında Derin anaokuluna başlasın diye tekrar köyden, ilçeye taşındık. O zamanlar kafamda “Köyde büyüyemez. İyi bir eğitim almalı.” fikri vardı. Bugün çok komik geliyor. Fakat Derin okulu hiç sevemedi. Önce hamileliğin getirdiği hastalık hali, mide bulantıları yetmiyormuş gibi bir ay boyunca Derin’i okulun önündeki bankta beklemeye başladım. Yanımda yastık götürüp banka uzanıyordum. Sonraları okulda kendisi kalmaya başladı ama yine de her gün ama her gün gitmek istemediğini söylüyor, mutlaka sorun çıkarıyordu. Aslında okul bana da çok saçma geliyordu. Çocuklar hep kendilerine söylenen, öğretilen resimleri yapıyor, hatta çoğu şeyi yapamıyor ve öğretmenleri yardım ediyor, sözde turşu yapıyor, bir şeyler öğreniyorlardı. Benim tek gördüğüm nedenini bilmeden sürekli kendisine söyleneni yapan, zamanın çoğu yap-yapma ile geçen, çocukların aileleri çalıştıkları için mecburen gittikleri bir bakım yeriydi. Derin asla orada geçirdiği zamanı arkadaşlarıyla sosyalleşme, oynama zamanı olarak görmüyordu. En mutlu olduğu saatler okuldan sonra iyi anlaştığı arkadaşlarıyla parkta oynamaktı. Okuldan almaya gittiğimde bahçede oturup uzun süre oynamaları için beklemek zorunda kalıyordum. Matematik, ingilizce gibi şeyleri çalışmak, masada uzun zaman oturmak istemiyordu. Öğretmeni “Seneye ilkokula başlayacak. Bugün oturup söyleneni yapmazsa, yazı yazmaz, matematik çalışmazsa, ilkokulda ne yapacaksınız? Nasıl baş edeceksiniz?” diye beni sık sık uyarıyordu. Derin, okulun verdiği ödevleri yaparken kriz yaratıyor, “Avustralya’ya kaçıcam. Beni yılanlar, timsahlar yesin. Kurtulayım.” diyordu.
İlkokul başlayınca sorunlar arttı. Derin okulda çok korkuyordu. Devlet okuluydu. Çocukların birbirlerini öldüreceğini, kontrolsüz davrandıklarını söylüyordu. Anaokulunda olduğu gibi ilkokulda da Ali’yle okulun bahçesine kamp kurduk. Sürekli orada oturup okul bitene kadar bekliyorduk. Güvenlik, hijyen, sınıfların kalabalığı gibi sorunlar canımı sıktı. Önceden hiç düşünmesek de Derin’i özel okula aldık. Okul küçücüktü, butik bir yerdi. Yemyeşil çimenleri, çimenlere uzanan çocuklar, müzik, sanat odaları, tertemiz, yepyeni tuvaletler, sürekli öğretmenler tarafından izlenen, korunup kollanan çocuklar, eve servisle sadece 15 dakikada geliyor olması… Derin’i oraya bırakıp eve geldiğimizde yatıp büyük bir oh çektiğimizi bugünmüş gibi hatırlıyorum. Ali “Parayla huzur olmaz derler. Bal gibi oluyor, bak.” demişti.
Fakat rüyalarımızın okulunun da diğer okullardan farksız olduğunu anlamamız uzun zamanımızı almadı. Okul saati uzadı, ödevler arttı, sınavlar başladı. Çocuklar sınav sonuçlarına göre muamele görmeye başladı. Toplantılarda çocukların daha çok çalışması gerektiği, sınavların önemi, sınavlardan iyi not alan öğrencilerin aldıkları ödüller konuşulmaya başlandı. Gerçek öğrenme, neyin nasıl anlaşıldığı kimsenin ilgi alanına girmiyordu. Sınavlar tek ölçüttü. Derin sınavlardan iyi not alınca öğretmeninden övgü aldığını, görüldüğünü anlamış, buna göre davranıyordu. Okula bir gün gitmese konuları kaçırdığından asla aksatmak istemiyordu. Sınıfta iyi olan arkadaşlarıyla bir rekabete girmişti. İlgi alanımıza göre okuduğumuz kitaplar azaldı hatta artık kitap okumaya hiç zaman kalmadı. Eve geliyor, yarım saat dinlenip bişeyler izliyor, yemek yiyor, duş alıyor, uyuyordu. Sistem öyle büyük bir ezber üzerine kurulmuş ki, azıcık ara verilse konular unutulduğundan, ben de mükemmeliyetçi annenin mükemmeliyetçi kızı olduğumdan tatillerde bile Derin’den her sabah uyandığında önce hazırladığım soruları çözmesini, çalışmaya az da olsa tatillerde bile ara vermemesini istiyordum. 15 günlük sömestr ya da 3 aylık yaz tatillerinden sonra çocukların okula adaptasyonunun nasıl zorlaştığını hepimiz biliyoruz sanırım. Yaz tatillerinde bile her gün kitap okuyup ders çalıştık. Zaman zaman bizim ilişkimiz de ödevler ve sorumluluklar yüzünden gerildi. Özellikle ödev yaparken sinirlerime hakim olamıyordum.
Birinci sınıf bitti, okuma yazma öğrenildi, rahatlarız derken testler başladı. O zaman anladım ki bu iş el arttırarak gidecek ve bu stres çoğalacak. Çocuğum asla bir konuyu adam akıllı öğrenemeden, öğrenmenin keyfini almadan konudan konuya atlayarak, sadece sınavlardan geçer not almak ve okulda görünür olmak için bitmek bilmez yarışta ömrünü geçirecek. Peki hiç bir şey yapmamanın gücü? Kendi kendine yapılan keşifler? Merak? Sonra o merakın peşinden gitmek? Üretim? Günlerce bir ağacı oymak, Rubik küpe ilgi duyup algoritma ezberlemek için saatlerce uğraşmak? Dışarı çıkmak? Dağ tepe gezmek, etrafına dikkat vermek? Okulda gördüğün bir konuya ilgi duyup günlerce bunun üzerine detaylıca okumak, izlemek, dinlemek, resimlerini çizmek? Paten kaymak, bir harekette ustalaşmaya çalışmak? Spor için, beslenme için, sağlıklı yaşam için zaman ayırmak? Müziği tanımak, bir müzik aleti çalmak, ruhu beslemek? Hikayeler okumak, yazmak? Sevdiğin işi yaparken saatlerin nasıl geçtini anlamamak? Öğreniyor olduğun dili kullanmak? Dışarıda neler oluyor, gerçek hayat nasıl dönüyor öğrenmek? Bunlar okulun hiç bir yerinde yok ve bunlardan mahrum olmak, sınavlara, bir müfredata hapsolmak bence bir çocuk için telafi edilemez bir kayıp.
Geçenlerde Küçük Kadınlar filmini tekrar izledim. Bir yazarın satırlarından çok etkilendim:
“Dünyayı asla bu kadar sevemezdik, içinde çocukluğumuz geçmese, küçük parmaklarımızla topladığımız çiçekler her bahar defalarca dünyada açmasa. Hangi özgünlük tanıdık olduğu için, her şeyin bilindiği ve sevildiği o tatlı monotonluğa değer?”
Çocukluk olmasa cehennem olan bu dünya çekilmezdi gerçekten. Her zaman çocukluğa dönüyoruz. Çocuklarımızın çocukluğuyla, torunlarımızın çocukluğuyla hep çocukluğa dönüp yaşam enerjisi buluyoruz.
Derin ikinci sınıftayken pandeminin ortaya çıkmasıyla ve okulların tatil olasıyla beraber, uzaktan eğitim hayatımıza girdi. Dersleri, zoom görüşmelerini dinledikçe, sessiz ama aktif katılım sağlayınca, okul ve eğitim denen şey her zamankinden daha saçma göründü gözüme. O günlerde Nihan Kaya’nın İyi Aile Yoktur isimli kitabından özellikle okulla ilgili bölümü okuyunca buna daha fazla dayanamayacağımı anladım. Okulun tarihine ilk kez o zaman ilgi duydum. O günlerde okulsuzluk, ev okulu gibi kavramları hayatımda hiç duymamıştım. Sadece yıllar önce sahildeki köyümüze yeklenli tekneleriyle gelen bir aileyle konuştuğumuzu hatırlıyorum. Dünyayı geziyorlardı ve çocuklarının evde eğitim gördüklerini söylemişlerdi. Düşüncesine bile hayran kalmıştım. Ama mümkün olabileceğini düşünmemiştim. Türkiye’de yasal olmayışı, bir rehber, yol gösterenin yokluğu, neyi nasıl yapacağını bilmemek çok korkutsa da Ali’yle konuşup artık çocuğumuzu okula göndermeme kararı aldık. Tüm pandemi sürecini konumla bile bulunamayan yeni yaptırdığımız, gözlerden uzak evimizde, her gün bahçelerde dolaşıp bisiklete binerek, piknik yapıp oyunlar oynayarak, resim çizip bahçede keşif yaparak geçirdik. Bizim için kapanma gibi değil, tam bir özgürlük dönemiydi.
Fakat okuldan ayrılmak yalnızca bir sistemi reddetmek değil, çocuğumun eğitiminin bütün sorumluluğunu üstlenmekti. Bunun ne anlama geldiğini henüz bilmiyordum. Ama sanırım sonunda ben de senelerdir arayıp durduğum o amacı edindim. Çocuklarım her zaman işten, diğer herkesten önce geliyordu ve böylece çocuklarımın odak noktam olduğu profesyonel bir uğraş buldum. Başta bahsettiğim gibi böyle güçlü bir amaç edinmek, en zor zamanlarımda beni ayağa kaldırdı. Çocuklarıma olan sevgim ve sorumluluğum şartlar nasıl olursa olsun devam etmemi sağladı. Fakat insan unutuyor. Unutmak insanoğlu için hem büyük bir lütuf hem de ağır bir ceza. Önemli şeyleri unutmamak, hep hatırlamak, uğruna tekrar tekrar yazmak lazım.
Her şeyi en başından yazarak, bu noktaya nasıl geldiğimi bulmaya çalışarak unuttuklarımı kendime hatırlatıyorum. Bugünlük bu kadar. Bir sonraki yazımda yolculuğumuzun devamını ve okulsuz hayatımıza olan inancımın, özgüvenimin neden sarsıldığını anlatacağım. Sevgiler.




Okuyup böyle güzel geri bildirimde bulunduğun için ben teşekkür ederim. Burda birilerinin olduğunu bilmek güzel. Sevgiler.
Çok güzeldi, paylaştığın için teşekkürler sesin, sevgiler