Neden Okulsuzluk? 2. Bölüm: Okulsuzluğa dair özgüvenimi nasıl kaybettim?

Bali’de bir Pazar gününden merhaba. İkinci bölümü geçen hafta yazıp yayınlamak istiyordum ama Derin’in doğum günüydü. Olmadı. Ardından benim doğum günümü kutladık. Özel günlerin getirdiği beklenti ve bu beklentilerin üzerimde bıraktığı yorgunluğu özellikle bu sefer çok yoğun hissettim. Buraya gelip ailece tekrar beraber olunca her şey harika olacak gibi geliyordu ama öyle olmadı. Ailece mutlu olsak da hepimiz bir burukluk, yas içindeyiz. Üzgünüz. Düzenimizden koptuk. Çocuklar boşluğa düştüler, ekranla ilişkilerini arttırdılar. Ben hayatımın odağına spor ve yeni beslenme şeklini yerleştirdim ama özellikle son haftalarda her şeye karşı isteksiz ve oldukça yorgun hissediyorum. Çocuklar hep hayalini kurdukları havuzda yüzmez, keyif almaz oldular. Kitaplarımız yok. Her şey için ekranlara, internete başvurmaktan bıktığımı hissediyorum.
Bugün en ufak bir yazma motivasyonu bulamıyorum. Sabahtan beri yazı yazmak için odamdayım. Arada bir çıkıp kahvaltı hazırladım, çocukların krizlerini çözdüm, Merin’i yüzdürdüm, yemek yaptım. Çocukların ekrana düşmüş olmalarından öyle asabım bozuldu ki, aşağı inip küçük bir sinir krizi geçirdim. Derin “Okula gideyim daha iyi.” dedi. Bu yola Dein’in verdiği sinyaller, isyanlar ve yönlendirmelerle çıktığım için böyle söylemesi benim için kaldırması zor bir yük. Ama bir yandan çok haklı. Özellikle bu sene hayatımızı okulla o kadar çok kıyasladım ki, O da okula gitsem daha iyiydi demeye başladı. “Okula gitmiyorsunuz diye tatilde değilsiniz. Yan gelip yatamazsınız. Sorumluluklarınız var….”
Yeniden odama çıktım. Olmayan yazma hevesim tamamen eylemsizliğe dönüştü. Duygularıma kapıldım. Çocuklara ekranla ilişkileri yüzünden kızarken, benim bişeyler izlemem etik olmazdı. Kobo’dan kitabımı okudum. Ayfer Tunç’un Bir Maniniz Yoksa Annemler Size Gelecek kitabını okuyorum. Kitap çok güzel ama bazen sıkılıyorum. Aklıma türlü şey geldi. Bir yere gitmek, sinemaya gidip Odyssey izlemek, Serin’i benimle baş başa gitmeyi çok istediği yere götürmek… Evden çıkıp ya da bir film açıp o an ki sıkıntılı ruh halimden çıkabilirdim. Fakat bu sadece ertelemek olacaktı. Kitap okumaya devam ettim. Uyukladım. Bir sinek uykumdan uyandırdı. Bali'de evlerde neden sineklik kullanmazlar diye kızdım. Hava serin olmasına rağmen sinek girmesin diye camları açamadığımdan sürekli klimayla uyumanın beni hasta ettiğini düşündüm. Yaşadığım sıkışmışlık hislerini, sorunun ne olduğunu anlamaya çalıştım. Duygularımdan, düşündüklerimden kaçmadan, hissederek görmeye uğraştım. Hayallere daldım, çözümler üretmeye çalıştım.
Senaryolar kafamda dönmeye başladı...
Evdeyken her şey daha güzeldi diyerek çocuklarla Türkiye’ye, eski düzenimize döndüm. Arada bir Bali’ye gelip Ali’yle kaliteli zaman geçirip eve gittim.
Türkiye’ye dönüp çocukları okula gönderdim. Derin okula gidip tekrar o günlere dönmek nasılmış görsün istedim. Ali’yle görüşmek için arada bir Bali’ye geldik.
Diğer senaryoda Ali’yle boşandık. Zaten çocuklara bakmaktan ilişkimizi yaşayamıyoruz. Türkiye’ye döneyim. Aynı evin içinde birbirimize hasret yaşamayalım. Bari O kendini kurtarsın, ben de çocuklara adamış olduğum hayatıma yalnız devam edeyim diye düşündüm. En kötüsü bu senaryoydu.
Bir diğerinde hemen çocukları Bali’de bir okula gönderdim. Merin’le baş başa kaldık. Ben yine sabah çocukları hazırlamak, okula götürmek, derslerini takip etmekten yorulup usandım. Çocuklar da okuldan nefes alamaz hale geldiler. Ayrıca çocuklarımızı buradaki güzel okullara gönderebilmek için Ali daha çok çalışmak, daha çok kazanmak zorunda kaldı. Aman çocuklarımız dil öğrensin, diğerlerinden geri kalmasın, arkadaş edinsin diye çok daha fazla çaba sarf etmek, hayatımızı okula göre şekillendirmek durumunda kaldık.
Tüm bunlar bir film şeridi gibi geçti gözümün önünden. Aslında “Sen kimsin ki, şu an hayatınla ilgili neyi yoluna koyabiliyorsun ki okuldan uzak yaşamla, öğrenmenin sorumluluğunu almayla ilgili yazıyorsun?” diyorum kendime. Öyle dipteyim, öyle canım sıkkın ki, tam da bugün, sorunların ortasındayken ve bizzat yaşayan biri olarak yazmalıyım diye düşünerek tekrar klavyenin başına geçtim.
İnanarak çıktığım okuldan uzak bu yolda ben de hatalar yaptım. İyi ki yaptım. Yaşayarak, düşe kalka öğrendim. Önce okula tamamen karşı olarak başlamıştım. Önceki yazımda anlattığım gibi, okuldan ayrılınca günlerimizi ne istersek onu yaparak geçirdik. Tüm dersleri, okula dair her şeyi bir kenara atıp kafamıza göre yaşamanın özgürlük olduğunu düşündük. Zahmetsiz, kavgasız, gürültüsüz, keyif içinde günlerdi. Fakat anladım ki matematik öğrenemiyordu çocuklar, okuma yazma öğrenemiyordu. Burası benim için ilk kırılma noktası oldu. İlk zamanlarda sarf ettiğim pek iddialı okulsuzluk sözleri altı boş, havada kaldı. Öğrenmenin kendiliğinden ve zahmetsizce gerçekleşeceğine dair inancımı yitirdim. Fakat onca başıboş geçen zamandan sonra çocuklar için oturup çalışmak zor geliyordu. İngilizce bilmedikleri için çok üzülüyor ama çalışma vakti geldiğinde yapmak istemediklerini söylüyorlardı. Para hesabı yapamıyor, saati bile bilmiyorlardı. Öğrenmenin sürekli tekrarla gerçekleştiği gerçeğini gördüm. Yazar mı olmak istiyorsun, her gün oturup yazman gerek. Sağlıklı ve fit mi olmak istiyorsun, yediklerine her gün dikkat edip, hareket etmen gerek. Müzik aleti çalmayı öğrenmek, yabancı dil öğrenmek, okuma yazma öğrenmek, resim yapmayı öğrenmek, matematik öğrenmek… Hepsi için her gün tekrar ve disiplin şart. Böylece daha sistemli bir düzen oluşturduk. Müfredatın, düzenli bir program takip etmenin bir harita çizip savrulmaktan kurtardığını, temel bilgileri görmeyi kolaylaştırdığını zamanla anladım. Özellikle çocuk sayısı arttıkça kuralların, rutinin, düzenin önemli olduğunu gördüm. Canımız ne istiyorsa onu yaparız döneminden daha sistemli bir çalışma ortamı yaratmaya döndük. Okul gibi değil ama her gün en azından matematik, yabancı dil çalışmak, yazmak, okumak, enstrüman çalmak ve hareket etmek şart dedik. İhtiyacımız olanı öğrensek yeter derken, ihtiyaç duymuyor, kullanmıyor gibi görünsek de göremediğimiz, farkında olmadığımız faydaları, zihin egzersizi için okulun uygun gördüğü bazı diğer şeyleri de öğrenmeye başladık. Artık çocukların özgürlüğe olduğu kadar istemedikleri hâlde çalışmaya da ihtiyaç duyduklarını biliyorum. Bunu kabul etmek okula karşı olma halinden uzaklaşıp, okulun iyi taraflarını da görmemi, okulsuzluğu daha gerçekçi bir yerden ele almamı sağladı.
Kurmaya çalıştığımız sistem okul gibi, ders ders olmadı, olamadı. Amacım hiç bir zaman eve müfredat taşıyıp ev okulu uygulamak olmadı ama okulun bu açıdan çok düzenli göründüğünü düşünüyorum. Her şeyin bir saati var ve buna tam olarak uyuluyor. Derslerin kendi branş öğretmenleri var. Herkes hazırlıklı. Ne anlatacağını biliyor. Taşıma ve temizlik işlerini yapanlar, yemekhane çalışanları gibi insanlar diğer tüm işleri üstleniyorlar. Çocukların tek görevi saatinde olmaları gereken yerde olmak, fazla konuşmadan pasif bir şekilde anlatılanı dinlemek, kendinden beklenenleri yerine getirmek, sınavları geçmek ve böylece ilerlemek. Öğretmen ve idarecilerin görevleri de belli. Anne olmanın yanında çocuklarımın eğitimini de üstlendiğimi söylemek şu an yazarken bile korkunç geliyor. Yaşamın içinde öğrenmek, ne kadar uğraşsak da okul kadar sistemli değil. Okulda geçirilen saatlerin verimliliğini, gerçek öğrenmenin varlığını sorgulamakla birlikte evde öğrenmenin de oldukça dağınık ve hatta çoğu zaman görünmez olduğunu kabul ediyorum. Hayatın akışında ev içinde yapılması gereken işler, sorumluluklar, yemek, evin alışverişi, o gün sürpriz bir plan, hastalıklar, başka bir konunun daha ilgi çekici olması, kitaplar, sanat, hobiler, müzik, seyahatler var. Kimseye hesap vermezken, sınavlarla test edilmezken, denetlenmezken, tamamen özgür şekilde bu hayatı her yeni gün bilinçli bir çabayla devam ettirmek bizim gibi güdülmeye alışık insanlar için oldukça zor. Elimizde ne bir rehber, ne bir müfredat var. Sadece yaşanacak bir hayat. Herkesin yaşama biçimi bu denli farklıyken, okulsuzluk en iyi yoldur diyemiyorum. Ama ailelerin çocuklarının eğitimleri konusunda seçme özgürlükleri de olmalı diye düşünüyorum.
Türkiye’de eğitim sistemi dışarda kalanları yasa dışı ilan ediyor, diploma vermiyor, sistemden saymıyor. Diplomasız da gayet güzel olur dediğimizde insanların yüzünde büyük bir şaşkınlık ve nasıl olur ifadesi beliriyor. Diplomalar önemini bizden çok önceki kuşaklarda yitirdi. Fakat biz anlamakta zorlanıyoruz. Diplomaların kaybettiği değer karşısında onları almak için harcanan zaman, para, çaba büyük bir değere sahip. Hayat geçiyor. Bir hiç için çok büyük bedeller ödüyoruz gibi hissediyorum.
Bir şekilde sisteme uzaktan da olsa temas edelim, en azından diploma alsınlar dediğimizde, okulla her temas bize yetersiz olduğumuzu vurguluyor. Derin okula her gittiğinde bildikleri görmezden gelinirken, bilmedikleriyle yargılanıyor. Evde, hayatın içinde öğrendiklerimiz okul diline yabancı. Şu an yazarken bile bu durumun ne büyük bir çelişki yarattığını görüyorum. Halbuki okulun gerçek hayata hazırlıyor olması gerekiyor. Bildiklerimiz, okulun öğrettiklerine ve öğrenilmesi gerekenler listesine paralel olmayınca kabul görmüyoruz. Bu yolda yürümeye karar veren ve çocukların eğitimlerinden sorumlu olan çoğunlukla benim. Her ne kadar kendimden emin görünmeye çalışsam da okulun karşısında kendime olan güvenimi kaybettiğim zamanlar oluyor. Sonuçta ben de okul çocuğuyum. Okulun üstümdeki gücü, otoritesi zaman zaman kendini hissettiriyor. Avatar filminde Jack Sully kabileye gidip “Bana öğretin.” diyor. Kabile lideri ise zaten dolu olan bir kaba su konulamayacağı gibi bir betimlemeyle açıklıyor öğretemeyeceklerini. Sonuçta öğreniyor ama hep hava insanı olarak kalıyor. Hep zor yoldan öğreniyor ve devamlı farklı olmanın hem güzelliğini, hem acılarını yaşıyor. Ne zaman okulla iletişime geçip ilişki içinde olsak çocuklarımı sınıyor, sonuçta hep bilmediklerini, öğrenmediklerini, yetersiz olduklarını doğrudan ya da dolaylı olarak söylüyorlar. O dönemlerde dimdik durmakta zorlanıyorum. “Acaba gerçekten çocuklarım geri mi kaldı, acaba yanlış mı yapıyorum? Çocuklarımı müfredata göre mi eğitsem? Şu konuları gerçekten hiç bilmiyorlar. Buna mı baksak? İyi de neresinden tutacağız? Nasıl yetişeceğiz?” gibi düşünceler geliyor. “Tembellik etmeyin. Çalışın. Şunları da öğrenmeniz lazım. O kadar da olmaz.” demeye başlıyorum. Fakat konu mesela temel matematiğin üstüne çıkıp formüller ezberlemek, ezberlenen formüller üzerinden matematik çalışmaya gelince her defasında “Geçmişte öğrendiğim bu soruları bugün yapamıyorum. Hatırlamıyorum da. Herhangi bir okulun yöneticisi ya da branşı matematik olmayan biri de yapamıyor çoğunlukla. O zaman özel ilgi duymadığı sürece neden çocuğum bunu yapmak zorunda? Neden bunun yerine iyi olduğu bir alanla ilgilenmesin?” noktasına geliyorum.
Okulun tek ve vazgeçilmez eğitim yolu olduğuna duyulan inanç öylesine güçlü ki öğrenmenin başka yolları olabileceğini söylemek bile ciddiye alınmıyor. Farklı bir yol seçtiğimizde yalnızca tercihimiz eleştirilmiyor; çocuklarımızın üzerinden yetersizliğimiz de ilan ediliyor. Derin’in birkaç günlüğüne okula gitmek zorunda kaldığı bir dönemde İngilizce öğretmeni, o hafta işlenen kelime ve cümleleri bilmediği için onu eleştirmiş, küçümsemişti. Ali de “Oğlum, öğretmenine sorsaydın: Bunları bilmek hayatına ne katmış? Neyle bu kadar övünüyormuş?” demişti. Fakat sonuçta farklı olduğu için aşağılanan oğlumdu. Onun üzerinden bizim yöntemimiz yargılanmıştı.
Bali’ye gelmeden önce Derin’i sınava girmesi için okuldan çağırmışlardı. Derin sadece iki gün sınava gitti. İlk gün eve geldiğimizde akşama kadar ağlayıp kaygılandı. Hiç bir şey bilmediğini, tüm o sorulara yabancı olduğunu söyledi. Ertesi gün sınavında çıkacak sorulara çalışmaya çalıştı ama kafası daha çok karıştı. Elinden geleni yapmıştı ama tek hissettiği yetersizlikti. Sistemin “Benim doğrularımı bilmiyorsan eksiksin.” mesajı öyle ağır ki üstesinden gelmekte zorlanıyor insan. Oluşturduğu dev kalabalıklar karşısında kişiyi yapayalnız bırakıyor.
Bali’ye taşındıktan sonra okulsuzluğa dair güvenimin güçleneceğini sanıyordum. Burada Türkiye’nin aksine farklı yaşayan, çocuklarını farklı biçimlerde yetiştiren insanlarla karşılaşacağımı, okul dışında öğrenmenin daha kabul gören, daha görünür bir seçenek olacağını hayal etmiştim. Fakat buraya gelmek, kendime olan güvenimi başka bir yerden daha sarstı. Bali’de çok sayıda uluslararası ve alternatif okul var. Çocuğun merakını takip ettiğini, öğrenmeyi doğanın ve hayatın içine taşıdığını söyleyen, bizim okuldan uzaklaşırken aradığımız birçok şeyi sunduğunu iddia eden okullar bunlar. İnsanlar “Orada harika okullar var, neden çocuklarını göndermiyorsun? Böyle bir fırsatı neden değerlendirmiyorsun?” diye soruyorlar. Bu sorular ilk bakışta çok makul görünüyor. Benim içimdeyse “Çocuklarını bütün bu imkânlardan mahrum mu bırakıyorsun?” biçiminde yankılanıyor.
Okulların programlarına baktığımda doğa temelli öğrenme, proje çalışmaları, girişimcilik, yaratıcılık, liderlik, sürdürülebilirlik, eleştirel düşünme gibi etkileyici başlıklarla karşılaşıyorum. Çocukların bahçelerde çalıştığı, sanat yaptığı, deneyler gerçekleştirdiği, birlikte projeler ürettiği fotoğrafları görüyorum. Evde yaptıklarımızdan ne farkı var anlayamıyorum. Hatta evde bire bir onlarla ilgilenen, dinleyen, gerçekten yapmalarına fırsat veren biri varken kalabalıklar içinde gerçekten yapmak ne kadar mümkün diye düşünmeden edemiyorum. Çocuğum evde yemek yaparken bu yalnızca yemek yapmak oluyor da okulda yaptığında “disiplinler arası öğrenme.” adını alıyor. Evde bir şey üretirken oyalanıyor gibi görünürken, okulda yaptığında yaratıcılık, tasarım ve proje temelli eğitim oluyor. Aynı hayat, bir okulun programında İngilizce ve havalı isimlerle sunulduğunda değer kazanıyor.
Üstelik bu okullar, görünürde geçmişte itiraz ettiğim klasik okullara benzemiyor. Tam tersine, benim eğitim hakkında savunduğum cümlelere çok benzeyen cümleler kuruyorlar. Çocuğun bireysel hızından, merakından, özgürlüğünden ve doğayla bağından söz ediyorlar. Karşılarında durmak daha zor. “Ben zaten bunları istiyorum; o hâlde çocuklarımı neden göndermiyorum?” diye düşünüyorum. Maddi olarak üç çocuğu bu okullara göndermenin ailemiz için ne anlama geleceğini, hayatımızı bunun için ne kadar değiştirmemiz gerekeceğini düşünsem de içimdeki suçluluk susmuyor. Bazen mesele bir eğitim tercihi olmaktan çıkıp, iyi bir annenin çocuğuna satın alması gereken bir imkân gibi sunuluyor. Diğer tüm sözde imkanları bir yana, çocuklarım bu okullara gitmezlerse nasıl dil öğrenirler diye düşünmeden edemiyorum. Bu okullara gitmezlerse yabancı dili hakkıyla öğrenemeyecekler diye endişeleniyorum.
Terapistim Levent Dövüşkaya sık sık bundan bahsederdi. Kendisinin terapi seans ücretleri oldukça yüksekti. Randevu almak imkansız ya da zordu. Kitabında “Bedava tedavi alan değil de, çok para ödeyen iyileşir.” gibi, insanların ancak çok para ödeyince fayda aldıklarını anlatan bir şey yazmıştı. Okullara ne kadar çok ücret ödersek çocuğumuz o kadar iyi eğitim alıyormuş gibi hissediyoruz. Tamamen psikolojik ve işe yarıyor!
Geçen gün çok sevdiğim ve görüşlerine çok önem verdiğim arkadaşımla içinde bulunduğum sıkıntılı ruh halini paylaştım. Kendisi de yurt dışında yaşayan, akademik hayatı ve yurt dışındaki okulları çok iyi bilen biri olarak bu uluslarası diploma veren, yok Cambridge sistemi uygulayan, bilmem ne etiketi taşıyan okullar için “Hepsi aynı bokun laciverti.” cümlesini kurduğunda sıkıntım dağılıverdi. Çok güldüm. Fakat diğer yandan söylediklerinde çok haklıydı. Okulun ne olduğunu biliyoruz fakat bizim de yetişkinler olarak biraz nefeslenmeye, destek almaya ihtiyacımız olabilir. Yükümüz çok ağır.
Niyetim okulu kötülemek değil. Bilgiye ulaşmanın zor olduğu, kitapların az, okuryazarlığın düşük olduğu dönemlerde okul büyük bir ihtiyacı karşılamış ve pek çok insanın hayatını değiştirmiş olmalı. Bugünse bilgiye ulaşmanın yolları çoğaldı. Bir çocuk astronomiyi, motor tamirini ya da matematiği farklı kaynaklardan, üstelik merak ettiği anda öğrenebiliyor. Fakat okul yalnızca bilgi vermiyor. Çocuğun gününü dolduruyor; ona bir düzen, yapılacak işler, arkadaşlar, yetişkinler ve sınırları belli bir alan sunuyor. Okul olmadığında bütün bunların kendiliğinden oluşmadığını yaşayarak görüyorum. Senelerdir çocuklarımın öğrenme, ilgi alanı ortamlarını ilmek ilmek inşa ediyorum.
Taşınmak, dört tane valizle yeni bir ülkeye gelmek öğrenmeye giden, kendi bildiğimiz yolları kaybetmemize sebep oldu. Evimizde, arazimizde bir dünya kurmuştuk. Günümüz, yapılacaklar, aktiviteler, arkadaşlar, okunacaklar, öğrenilecekler belliydi. Günün büyük kısmını dolduran enstrümanlarımızı bile arkada bıraktık. Bakım verdiğimiz hayvanlarımız, gıdamızı yetiştirdiğimiz bahçemiz, günü geçirdiğimiz ve çok şey öğrendiğimiz arazimiz, kitaplarımız… Ne zaman yoksunluk hissetsem kendime “Saçmalama. Öğrenmenin bir sürü yolu var. Binlerce kitabın, eşyan olması gerekmiyor. Bahane bunlar.” desem de yolumu bulamıyorum. Hayatımızda öyle büyük boşluklar oluştu ki, dolduramıyorum. Çocukların evimizde kurduğumuz düzende sıkılmadan geçirdikleri uzun saatler şu an önümüzde boş zaman olarak duruyor. Bu zamanı bilinçli doldurmak gerekiyor. Üç çocuğun farklı yaşlardaki ihtiyaçlarını gözeterek bunu her gün kurmaya çalışmaksa çoğunlukla benim sorumluluğumda. Yeni bir ülkedeyiz. Yoruluyorum, hastalanıyorum, kendi hayatımla ilgilenmek istiyorum, masaja gitmek, manikür yaptırmak, neyi nereden alacağımı keşfetmek üzere dolaşmak istiyorum. Sahile tek başıma gidip tüm gün güneşlenmek, kitap okumak istiyorum. Bir turist gibi Bali’nin keyfini sürmek istiyorum. Bunları çocuklarla yapmak mümkün olmuyor. Çocuklar için hiçbir şey organize edemediğimde, evimizde kurduğumuz düzeni buraya taşıyamadığımız için çocuklar boşluğa düşüyor. O boşluğu da ekranlar dolduruyor. Üstelik zahmetsiz, çekici ve sınırsız biçimde. Çocuklar için asıl tehlikenin boş kalan alanın ekranlara teslim edilmesi olduğunu düşünüyorum.
Okulsuzluğa dair özgüvenimi kaybetmeme neden olan şey, çocukların okul dışında öğrenemeyeceğini düşünmem değil. Onlara canlı, zengin ve gerçek bir hayat sunma sorumluluğunu tek başıma ne kadar daha taşıyabileceğimi bilememem.
Bugünlük bu kadar. Bir sonraki bölümde okulsuzluğa olan inancımı güçlendirip benim için umut veren tarafını yazmak istiyorum. Hatırlatmak isterim. Ben bile yolumu bulamazken kimseyi peşimden sürüklemek istemem. Kimseyi herhangi bir şeye ikna etmek değil niyetim. Kendime yazıyorum. Yazarak derinlemesine düşünüyor, biraz olsun rahatlıyorum. Tam bunlara doğru ya da yanlış diye değil yaşanmış deneyimler olarak bakmanızı isterim. Yaşadıklarım sizin de yalnızlığınıza, sıkıntılarınıza biraz olsun yoldaş oluyorsa mutlu olurum.
Sevgiler.




Tüm bu yazdıklarınız bana yorgun bir annenin çırpınışları olarak hissettirdi. Anneler çocukları için kocaman bir dünya kurabilirler, her şeye yetişmek isterler; fakat sanırım çocukların mükemmel, çok yönlü bir anneden daha çok mutlu, anda kalabilen annelere ihtiyaçları var. Umarım kozanın kelebeğe dönüştüğü gibi tüm bu yeniden doğuş sancılarınız o kelebek gibi harika sonuçlar getirir.
Sesin, samimi anlatımın için çok teşekkür ediyorum. Bayıldım yazına gerçekten. Nasıl muhabbet edesim geldi, anlatamam.🤍
Okulsuzluk macerasına ilk başladığımız yıllarda, çoğunlukla biz anneler olarak okul sistemine karşı içimizde tepkisel bir duygu taşıdığımız için, konu açıldığında direkt savunmaya geçerek konuşmamız bence çok normal. Yıllar geçtikçe ve tecrübe ettikçe aslında dengeyi bulmaya çalışıyoruz. Bir tezi ya da yaklaşımı keskin bir şekilde savunmaktansa, anlamaya ve bizim için doğru olan yeri bulmaya çalışıyoruz.
Okul sistemi ne yazık ki günümüzde bazı noktalarda aşırılığa kaçan, çocuğu anlamaktan uzak ve robotik bir yapıya dönüşebiliyor. Bunu yumuşatma çabasıyla ortaya çıkan farklı yaklaşımlara sahip okullar elbette var. Ama bunlar devletin desteklemediği ya da belki destekleyemediği (!) sistemler olduğu için, dediğin gibi ticari bir şekilde yürütülmek zorunda kalıyorlar. Bu noktada…