top of page

Neden Okulsuzluk? 3. Bölüm: Çünkü inandığımız ve sürdürebildiğimiz en uygun yaşam şekli

sesinakmaz
23 Ağu
12 dakikada okunur

Merhaba, önceki iki bölüme gösterdiğiniz ilgiye çok teşekkür ederim. Bu yazı dizisi uzun zamandır hayatıma ve doğru olduğunu sandığım her şeye karşı duyduğum güvensizlik sonucunda ortaya çıktı. Yazmak, yaşadığım iç sıkıntılarıyla, karamsarlık, güvensizlik hisleriyle baş etmeme yardımcı oluyor. Aldığım mesajlar ve yorumlar sonucunda sizin de benzer deneyimler yaşayarak zorluklar çektiğinizi, benzer duyguları yaşadığınızı görüyorum. Sanırım bunları yazıya dökerek paylaşmak sadece bana değil hepimize iyi geliyor. Bundan büyük mutluluk duyuyorum.


Üç bölüme ayırdığım bu yazının son bölümü gecikti. Zamana ihtiyacım vardı, yazamadım. Aylardır bizi her açıdan meşgul eden taşınma, ülke değiştirme, yeni bir kültürü tanıma ve yeni bir evde en baştan düzen kurma telaşından biraz olsun kurtulmam gerekiyordu. Yeni bir ülkeye taşındığımızda mutlaka yapmamız gerektiğine inandırıldığımız, sosyal medya tarafından pompalanan o uzun ve ezberlenmiş yapılacaklar listesini aklımdan çıkarmam zaman aldı. Bana durmadan nasıl yaşamam ve neler yapmam gerektiğini söyleyen cazip ihtimalleri de göz ardı etmem gerekiyordu. Sonunda tekrar yalnızca kendi hayatımıza odaklanarak düşündüm. Kendi dünyamı kurmadığım sürece dışarıdaki dünyaların beni içine çekmeye çalışacağını bir kez daha yaşayarak gördüm.


Dışarıdaki bütün ihtimalleri, beklentileri ve başkalarının nasıl yaşadığına dair görüntüleri bir kenara bıraktığımda, hayatımızla ilgili değişmeyen bir şeyi yeniden fark ettim: Çocuklarımızla birlikte kurduğumuz okulsuz hayata inanıyorum. Zaman zaman kendimden, yeterliliğimden ve bu hayatı sürdürebilme gücümden şüphe etsem de okulsuzluğun kendisine olan inancımı kaybetmedim. Çünkü bu, çocuklarım için seçtiğim bir eğitim yönteminden çok, hepimiz için inandığım ve sürdürebildiğim en uygun yaşam şekli.


Olumsuz düşüncelerin belirip okulsuzlukla ilgili ne zaman kendimden şüphe etmeme sebep olduğunu anlamaya çalışıyorum. Sanırım okulla ve klasik eğitim sistemiyle her karşılaşmamız bana “Yapamadın, yetişemedin!” diye bağırdığından karşısında dimdik durmakta zorlanıyorum. Bu yola girerken sistemin işe yarayıp yaramadığı konusunda hiç tereddüt etmedim. Benim için cevap çok netti. Harcanan zamanın, paranın ve enerjinin karşılığında sunmayı vaat ettiği eğitim ve değerler benim için hem yanlış hem de yetersizdi. Fakat Türkiye’de eğitim sistemi, yetersizlikleri arttıkça daha da kendinden emin, sorgulanamaz ve otoriter bir hâl alıyor. Gücünü haklılığından değil, karşısındakini ezip kendisinden şüphe ettirmesinden alıyor. Bu nedenle son zamanlarda yaşadığım güven kaybının, sistemin doğruluğuna ikna olmamdan değil, onun karşısında uzun süre tek başıma ayakta kalmaya çalışmaktan kaynaklandığını düşünüyorum.


Derin’in en son okula gidip sınavlara girdiği günlerimiz sancılı geçti. Sınavda anlayamadığı ve cevap veremediği konuları spesifik olarak hatırlayamıyorum ama diyelim ki aşağıda listelediğim ortaokul fen dersi konularından soruldu:


Uzay Çağı

Kuvvet ve Enerji

Vücudumuzdaki Sistemler

Işığın Kırılması ve Mercekler

Maddenin Doğası

Elektriklenme

Sürdürülebilir Yaşam ve Geri Dönüşüm


Öncelikle belirtmeliyim ki Ali de ben de bu konuları okulun anlattığı ve sınavlarda sorduğu biçimiyle bilmemenin insan hayatında mutlaka bir eksiklik yaratacağını düşünmüyoruz.


Derin fen konularını müfredatta yer aldığı biçimiyle bilmiyor olabilir. Kuvveti ve enerjiyi okulun diliyle açıklayamayabilir, formüllerle gösteremeyebilir, kâğıt üzerindeki sorulara cevap veremeyebilir. Ama kepçe ve traktör kullanır; karşılaştığı sorunlara çözüm bulur, gerektiğinde tamir eder. Babası traktörle çamura battığında kepçeyle gidip onu çıkarır. Tekne ve bot kullanır. Birlikte defalarca kümes inşa ettik. Bütün bunların içinde okulda adlarıyla öğretilen pek çok fen kavramı var:


  • Traktör battığında neden patinaj yaptığını bilir → sürtünme, zemin ve çekiş

  • Kepçeyle traktörü nasıl ve hangi yönden çekeceğini düşünür → kuvvetin yönü ve büyüklüğü

  • Kepçenin kolunu kullanır → kaldıraç, tork ve mekanik avantaj

  • Ağır bir şeyi nasıl daha kolay kaldıracağını ya da taşıyacağını bilir → iş, kuvvet ve yol ilişkisi

  • Traktör ve teknenin hızını, durmasını ve dönüşünü ayarlar → hareket, ivme, eylemsizlik ve direnç

  • Kümes inşa ederken yapının devrilmemesini sağlar → denge, ağırlık merkezi ve kuvvet dağılımı

  • Motorlu araç kullanırken yakıtın harekete dönüştüğünü gözlemler → enerji dönüşümü

  • Bir şey çalışmadığında sebebini deneyerek bulur → neden-sonuç kurma ve mühendislik düşüncesi


Elbette bu deneyimlerin bilimsel kavramlarla ilişkilendirilmesinin ve Derin’in bildiklerini teorik olarak da anlamlandırmasının değerli olduğunu düşünüyorum. Fakat çocuğuma bütün bunları kitabî tanımlar ve formüller üzerinden öğretmemiş olmam gerçekten benim eksiğim mi? Yoksa bir çocuğa, kendisine anlatılanları uygulama fırsatı vermeden, özel bir ilgisi yoksa sınavı geçinceye kadar ezberleyip ardından unutacağını bile bile aynı yöntemle anlatmaya ve test etmeye devam etmek okulun başarısızlığı mı?


Belki de eksik olan Derin’in bilgisi değil, okulun onun bildiklerini görebilecek ve okul diline çevirebilecek araçlara sahip olmamasıdır.


Benim de ortaokuldaki fen dersleriyle ilgili bir anım var. Öğretmenimiz sert bir adamdı ama komik de olabiliyordu. Aslında ona sempati duyuyordum fakat fen dersinde hiç iyi olmadığım için kendisinden aynı zamanda müthiş korkuyordum. Şimdi geriye dönüp baktığımda konuların aslında anlaşılmayacak bir tarafı olmadığını görüyorum. Ama o zamanlar fen bilimlerine ilgi duymuyordum ve dersler de ilgimi çekebilecek hiçbir unsur içermiyordu.


Türkçe derslerini seviyor, kompozisyon yazmak için büyük gayret gösteriyordum. Türkçe öğretmenimizin ara sıra bizi tiyatroya götürmesine bayılıyordum. Susuz Yaz oyununu hâlâ unutamam. Resim de en sevdiğim derslerden biriydi. Ayrıca bilgisayarda grafik tasarımla uğraşmak ve çizimler yapmak tutku duyduğum işlerdi.


Fen dersinde ise o kadar kötüydüm ki öğretmenim, dersi geçebilmem için bana bir dönem ödevi vermişti. Konusu sanırım basit makinelerdi. Ödevi büyük bir istek ve heyecanla yaptım. Çünkü ders birdenbire ilgi çekici hâle gelmişti. Makineleri bilgisayardaki çizim programlarıyla çizebiliyor, sayfa düzenlemeleri yapabiliyordum. O zamanlar bunlar yapmayı en sevdiğim işlerdi.


Dönem ödevini büyük bir özenle tamamlayıp teslim ettim. Ödev o kadar iyi hazırlanmıştı ki öğretmenim onu benim yaptığıma inanmadı. Beni bilgisayar laboratuvarına götürüp makinelerden birini gözünün önünde çizmemi istedi. Yapabildiğimi gördüğündeki şaşkınlığını çok iyi hatırlıyorum. Benim hazırladığıma inanamamıştı. Kendimle gurur duymuştum. Dersi de bu ödev sayesinde geçtim.


Aslında değişen benim öğrenme kapasitem ya da konunun zorluğu değildi. Yalnızca öğrenmek zorunda olduğum konu ile ilgi duyduğum ve kendimi gösterebildiğim alan arasında bir bağ kurulmuştu. Böyle bir alan bulamasaydım kendimi eksik, yetersiz ve başarısız hissetmeye devam edecektim. Gerçekte iyi olduğu işi keşfedemeyen ya da öğrenmesi gerekenleri kendi ilgi alanları ve öğrenme biçimleriyle birleştirme fırsatı bulamayan kaç çocuk kendisini başarısız sanıyor, kim bilir?


Derin sosyal bilgiler sınavında da kafa karıştırıcı bir soruyla karşılaşmış. Derin’in son girdiği sınavda sıfırı bulan kişi olarak şıklardan birine Harezmi’yi koymuşlar. Ama Derin sınavdan sonra gelip bana “Anne sıfırı bulan Brahmaguptaydı sanırım. Geliştiren ve sayı olmasını sağlayan Harezmiydi diye hatırlıyorum. Bu şekilde sormaları bana eksik geldi.” dedi.


Matematik denklemlerini çözemeyebilir ama bu konu ilgimizi çekti ve birlikte okuduk. Sınavdaki tek bir soru, bizim için oldukça derinliği olan bir konuya dönüştü. Çünkü sıfırın tarihini tek bir kişiye bağlamak mümkün değil. Onun ortaya çıkışı ve bugün kullandığımız biçime ulaşması, farklı zamanlarda yaşamış insanların ve uygarlıkların katkılarıyla gerçekleşmiş.


Amerika’yı da Kristof Kolomb’un keşfettiği söyleniyor. Oysa Kolomb oraya ulaşmadan binlerce yıl önce kıtada yaşayan halklar ve kurulmuş uygarlıklar vardı. Daha bugün izlediğim bir bilim programında konuşan bilim insanları, Birinci Dünya Savaşı’nı başlatan olay olarak öğretilen suikastın aslında savaşın tek nedeni olmadığını; o olay yaşanmasa bile devletler arasındaki gerilim nedeniyle başka bir bahanenin bulunacağını anlattılar. Eğitime ve bilgiye büyük önem veren bu insanların, “Okulda anlatılanlarla tarih öğrenilmez,” diye özellikle vurgulamaları dikkatimi çekti. Bugün kesin doğru olarak öğretilen pek çok bilginin derinlemesine araştırıldığında o kadar da kesin ve basit olmadığını görüyoruz. Bilginin peşinde olan insanların bile okulda anlatılanlarla yetinmemeyi önermesi bana önemli geliyor. Tek bildiğim, bütün bunları araştırabileceğimiz, tartışabileceğimiz ve bunu keyifle yapabileceğimiz.


Okulun tartışma ve araştırma ortamı yaratmak yerine bir bilgiyi mutlak doğruymuş gibi sunup ardından test etmesi ne tür bir başarı sayılabilir? Bence önemli olan, kişinin bazı güzel karşılaşmalar sayesinde bir konuyla yüz yüze gelmesi; ona ilgi duyması, başka disiplinlerle bağ kurması, merak etmesi ve derinlemesine okuması.


Üstelik hiç ilgi duymasa ne olur? Sıfırı kimin bulduğunu ve bunun hikâyesini bilmeden yaşayıp ölse ne çıkar? Bir çocuğun ilgi duyduğu diğer her şeye kulaklarımızı kapatıp okulun verdiği bilgiyi hayattaki başarının tek yolu olarak nasıl savunabiliriz?


Derin belki sınavın kabul ettiği cevapları veremedi ama sorunun kendisindeki eksikliği fark etti. Bunun bilgisizlik mi, yoksa sınavın ölçemediği başka bir bilme biçimi mi olduğunu düşünmeden edemiyorum.


Bütün bunları düşünüyor; okulu ve sistemi eleştiriyorum. Fakat Bali’de karşılaştığım uluslararası okullar bir süreliğine yeniden kendimden şüphe etmeme neden oldu. Bali’de yaşayacağımızı duyan insanlar, “Oradaki uluslararası, doğa temelli okullar harika! Çok şanslısınız, mutlaka denemelisiniz!” diyerek bu okullara dair övgüler sıralayıp önerilerde bulunuyorlar.


İnsanların bu okullara dair nasıl bir bilgiye ve deneyime sahip olduğunu bilemiyorum. Herkesin deneyimi, okuldan beklentisi ve okulu tercih etme amacı farklı. Üstelik okulsuz bir hayatı deneyimlemek, dünyanın neresinde olursa olsun “okul” dediğimiz yapıya bambaşka bir gözle bakmaya neden oluyor.

Bir okul hangi çocuğa ve hangi aileye uygundur?

Okulu nasıl görüyor, ondan nasıl yararlanmak istiyoruz?

Çocuğumuzun gün içinde güvende olduğu ve bakım aldığı bir yer mi arıyoruz?

Akranlarıyla düzenli olarak vakit geçirmesini mi istiyoruz?

Kurallara uymasını, sorumluluk almasını ve belirli sınırlar içinde yönlendirilmesini mi bekliyoruz?

Onun için sistemli, disiplinli ve öngörülebilir bir hayat mı arzu ediyoruz?

Yoksa asıl derdimiz, doğru bilgiye bir rehber eşliğinde ulaşması mı?

Bunların hiçbiri yanlış değil. Fakat herkesin ihtiyaçları ve okula yüklediği anlam farklı. Bu nedenle bir okul; doğa temelli, uluslararası düzeyde tanınan ve geçerli bir eğitim sunuyor olsa bile bazı çocuklar ve aileler için harika bir seçenekken, başkaları için okulsuz yaşamın sağladığı özgürlüklerden ve ayrıcalıklardan vazgeçmek anlamına gelebilir.


Burada şunu da belirtmeliyim: Okulsuzluk üzerine yazarken “Herkes okulsuz olsun, çocuklarına evde eğitim versin, en doğru ve en iyi yol budur!” gibi bir mesaj vermeye ya da okulsuzluğa güzellemeler yapmaya çalışmıyorum. Yaşadığımız sorunları, iniş çıkışları ve bütün zorluklarına rağmen bu hayatın neden bizim için uygun olduğunu anlatıyorum. Eğitim konusundaki ezberleri kendi deneyimlerim üzerinden sorguluyor, düşüncelerimi yazıya döküyorum. Herkesin geçmesi gereken yolu tarif etmek yerine başka bir hayatın da mümkün olduğunu gösteren küçük bir pencere açmaya çalışıyorum.


Bu hayata neden inandığımı anlatmak yalnızlığıma biraz olsun çare oluyor. Yazdıkça kendimi ikna etmekten çok, neye neden inandığımı yeniden hatırlıyorum.


Bali’deki uluslararası ve doğa temelli okullar, sundukları imkânlar düşünüldüğünde Türkiye’deki benzer özel okullardan çok daha ucuz olabilir. Fakat üç çocuklu bir aile için bu okulların toplam ücreti hâlâ oldukça büyük bir bedel.


Üstelik bir eğitimin aileye maliyeti yalnızca okula her ay ödenen para değil. O parayı kazanmak için harcanan zaman, verilen emek ve vazgeçilen başka imkânlar da bu bedelin içinde. Üç çocuğumuzu bu okullara göndermek, ailece kurmaya çalıştığımız hayatın önemli bir bölümünü okul masraflarını karşılayabilmek üzerine kurmamız anlamına geliyor. Bu nedenle yalnızca “Bu okullar iyi mi?” diye soramıyorum. “Sundukları şey, ailece ödeyeceğimiz maddi ve manevi bedele değer mi?” diye sormam gerekiyor.


Aynı parayla çocukların ilgi duydukları alanlarda eğitim almalarını, farklı insanlarla ve ortamlarla karşılaşmalarını, seyahat etmelerini, araç gereçlere ve kaynaklara ulaşmalarını sağlayabiliriz. Belki de mesele bu parayı çocukların eğitimi için harcayıp harcamamak değil; onların eğitimi için en anlamlı biçimde nasıl kullanacağımız.


Türkiye’de ya da başka bir yerde okul, zaman doldurmakta çok başarılı bir sistem. Özellikle yüksek ücretli özel okullar çocukların günlerini neredeyse bütünüyle dolduruyor. Okul açısından baktığımızda, belki de aldıkları paranın karşılığını vermeye çalışıyorlar. Çocuğun boş bırakılan her anını etkinliklerle dolduruyor, bakımını üstleniyor ve ailenin günlük yükünün önemli bir bölümünü alıyorlar. Fakat bunun bedelini çoğu zaman çocuğun kendi zamanı ödüyor.


Çocuklarımı böyle bir özel okula gönderdiğimde sabah erkenden evden çıkmak zorunda kalacaklar. Akşamüstü eve döndüklerinde muhtemelen aç ve yorgun olacaklar. Okul dışında kalan zamanları azaldıkça bugün ilgi duydukları şeylere ayırabilecekleri zaman ve enerji de azalacak. Bunu yalnızca tahmin etmiyorum; Derin’in okula gittiği dönemde bizzat yaşadık.


Yemek yapmak ve ev işlerine katılmak gibi hayatın olağan parçalarından uzaklaşacaklar. Enstrümanlarına daha az zaman ayıracak, açık havada daha az bulunacaklar. Sevdikleri bir işin üzerinde saatlerce, hatta günlerce çalışabilme özgürlüklerini kaybedecekler. Okudukları kitaplar azalacak. Derinlemesine öğrenmenin yerini, her gün yetiştirilmesi gereken dersler, ödevler ve sınav için ezberlenen bilgiler alacak. Bu nedenle okulun ailemiz için bedeli yalnızca her ay ödeyeceğimiz ücret değil; çocukların kendi zamanları, ilgileri ve hayatın içinde özgürce kurdukları ilişkiler de bu bedelin bir parçası.


Derin bana bazen “Anne, skateparka gidip paten kaymak istiyorum ama matematik çalışmam lazım,” dediğinde, “Hayır, bence skateparka git,” diyorum. Bence bu öğrenmeyi aksatan, dersi kaynatan bir aktivite değil. Ben de onunla gidiyor, patenlerimi giyip yaptığı hareketleri deniyorum ama öyle zor ki yaptıklarının kıyısından bile geçemiyorum. Matematik mi, paten mi diye sorsa, ikisinde de çok zorlanacağını ve gelişeceğini biliyorum. Fakat paten kayarken kendini isteyerek ve keyifle zorladığı için pateni tercih ediyorum. Biri diğerinden kolay değil. Hep derler ya, zor diye bir şey yok; sevmek ve sevmemek var. Ben bu noktada çocukların yaptıkları şeyi seviyor olmalarını daha çok önemsiyorum. Zamanlarını doğru planlamayı öğrenerek sevmedikleri işlere uygun zamanı ayırıp sevdikleri işleri çoğaltabiliyorlar. Çocuklarım kendi sınırları içinde böyle bir özgürlüğe sahipken herhangi bir okulun çocuklarıma bu imkanı istese de sunamayacağını çok net görüyorum.


Üstelik skateparka gitmek yalnızca paten kaymak değil. Yabancı bir motor taksi uygulamasını kullanarak kendisine sürücü çağırıyor, tek başına oraya gidiyor. Farklı kültürlerden çocuklarla ve yetişkinlerle tanışıyor, arkadaşlıklar kuruyor. Farklı diller konuşmak zorunda kalıyor. Karnı acıktığında yemeğini satın alıyor. Kendi kararlarını veriyor, sorunlarını çözüyor ve önemli hayat deneyimleri ediniyor. Bence evde oturup matematik çalışmak, bütün bu deneyimin yanında çok küçük kalıyor.


Okulun çocuklara arkadaşlık ve sosyalleşme ortamı sunduğu düşüncesi ise apayrı bir konu. Aynı yaşta çocukların her gün aynı sınıfta bulunması, aralarında kendiliğinden gerçek arkadaşlıklar kurulacağı anlamına gelmiyor. Çocuğun o sınıfta kendini yakın hissedeceği, ortak ilgi alanları paylaşacağı ve anlaşabileceği birini bulması mümkün ama bunun hiçbir garantisi yok. Üstelik arkadaşlık kurabilmekle, günün büyük bir bölümünü seçmediği bir akran grubuyla geçirmek aynı şey değil.


Bana kalırsa abartılan şey arkadaşlığın önemi değil; çocukların sosyalleşebilmek için mutlaka okulda, yalnızca kendi yaşlarındaki çocuklarla ve her gün aynı grupla bulunmaları gerektiği düşüncesi. Okulsuz bir hayatta çocuklar farklı yaşlardan, farklı ilgi alanlarına sahip insanlarla karşılaşabilir; arkadaşlıklarını aynı sınıfa yerleştirilmiş olmaları üzerinden değil, ortak merakları ve kurdukları bağlar üzerinden geliştirebilirler.


Bali’deki okulların bana ilgi çekici gelmesinin en büyük nedeni, çocukların yabancı dil öğrenme ihtimaliydi. Spor, beslenme, oyun, üretim, öğrenme ve uyku gibi belirli bir düzen gerektiren koşullar nedeniyle Bali’de de hayatımız çoğunlukla evin çevresinde geçiyor. Daha rahat yaşayabilmek, trafikten ve kalabalıktan uzak kalabilmek için yerel halkın çoğunlukta olduğu kırsal bir bölgede yaşıyoruz. Çevremizde İngilizce bilenlerin sayısı az; bilenlerin İngilizcesi de çocukların dili doğru ve akıcı biçimde öğrenmesine katkı sağlayacak düzeyde olmayabiliyor. Bu durum kaygılarımı artırmış, çocuklarımın İngilizceyi doğru düzgün öğrenemeyeceklerini düşünmeme neden olmuştu.


Son günlerde bu kaygılarımın yersiz olduğunu fark ettim. İngilizcesi çok iyi olan pek çok tanıdığım bütün hayatını Türkiye’de geçirdi. Biz ise Bali’ye taşındık. Türkiye’de büyümekle burada büyümek arasında, İngilizceyle karşılaşma ve onu kullanma imkânları bakımından büyük bir fark olacağı kesin. Ancak bundan yararlanabilmeleri için mutlaka bir okula gitmeleri gerekmiyor.


Mükemmeliyetçi tarafım burada da beni rahat bırakmıyor; fakat bunların yersiz kaygılar olduğunu artık görebiliyorum. Üstelik dil öğrenmek için kullanılabilecek araçlar hiç olmadığı kadar gelişti. Evde her gün düzenli çalışarak; aktif okuma, yazma, dinleme ve konuşma pratikleri yaparak İngilizceyi gayet iyi öğrenebilirler. Yalnızca dil öğrenmeleri için bütün günü okulda geçirmelerinin bedeli ise bizim hayatımız ve koşullarımız açısından çok ağır.


Son yazımın üzerinden geçen sürede yaşadıklarımız, büyük bir bilinmezlik içinde ve türlü zorluklarla kurduğumuz bu hayatın ne kadar eşsiz bir değere sahip olduğunu bir kez daha hatırlattı. Muhtemelen bu, ancak bizzat yaşayanlar olarak bizim tam anlamıyla bilebileceğimiz bir değer. Ne kadar yazsam da anlatması, tarif etmesi zor.


Kendimize ait küçük bir göletimizin, hayvanlarımızın, bostanımızın ve araçlarımızın olduğu arazi yaşamından havuzlu bir villa hayatına geçmek, bazı kolaylıklar sağlasa da pek çok dezavantajı beraberinde getirdi. Arazimiz bizim için çok zengin bir öğrenme ortamıydı. Burada hareket alanımız kısıtlandı. Artık uzun arazi yürüyüşleri yapamıyoruz. Derin arkadaşlarıyla buluşup bütün gün paten ya da bisiklet süremiyor, kilometrelerce yürüyemiyor. Kızlar alabildiğine geniş kum tepelerinde ve gölde oynayamıyor.


Derin ve ben düzenli olarak spor salonuna gidiyoruz. Derin ayrıca paten kaymaya giderek hareket alanını genişletiyor. Evimizdeki havuz çok küçük. Serin biraz girip çıkıyor. Merin yüzmeyi öğrendi ama hava sıcaklığı 27–28 derece civarında olmasına rağmen suyu soğuk buluyor ve havuzda yüzmek istemiyor. Bazen Derin’i de bizimle gelmeye zorlayarak kızları sık sık plaja götürüyorum. Ancak okyanusta yüzmek güvenli ve kolay değil. Ali, nehir ve göl sularının kirli olduğunu söylüyor. Bali’de ciddi bir kirlilik sorunu var. Kızların suyla ve kumla oynayabilecekleri güvenli yerler bulmaya çalışıyorum. Hareket etmelerini; suyla, toprakla, havayla, hatta ateşle yakın ilişki içinde olmalarını çok önemsiyorum.


Her gün düzenli olarak yaptığımız çalışmalar var. Matematik ve İngilizce çalışıyoruz. Herkesin belirli bir süre içinde okuması gereken kitaplar; tarih, bilim ve dünya üzerine izlemesi gereken programlar var. Derin, seçtiğimiz kitapları büyük bir hızla okuyup bitiriyor. Mesela Miyase Sertbarut en sevdiği yazarlardan biri. Ünsüz Youtuber’ın Günlüğü kitaplarıyla başlamış, çok sevmiştik. Sertbarut’u, George Orwell’in çocuklar ve gençler için kitap yazan bir versiyonu gibi görüyorum. Kapiland serisini de severek okudu. Ben hâlâ son kitabı bitirmeye çalışıyorum. Tabii aynı anda üç kitap okumaya uğraşırken Derin’in hızına yetişemiyorum.


Serin’in okuması çok gelişti. Şu anda Mozart’ın hayatını okuyor. Yanına oturup onu dinliyor, okumasının nasıl ilerlediğine bakıyorum. Artık tonlamaları, kişilerin seslerini ve duyguları bile vererek okumasını hayranlıkla dinliyorum. Kil çalışırken bir yandan Mozart dinliyor. Onu böyle görmeye bayılıyorum.


Her gün sistemli çalışmak ve çocuklara eşlik etmek, neyi yapıp neyi yapamadıklarını görmemi sağlıyor. Derin artık 14 yaşında, bilinçli bir genç. Yıllardır bu konuda öyle iyi ilerlemişiz ki sorumluluk duygusu oldukça gelişmiş. Kalkıp programını yapıyor. Kendisine keyif veren şeyleri erteleyip çalışmalarını ciddiyetle sürdürüyor. Şu sıralar 7. sınıf tam sayılar konusuna odaklanıyoruz. Ben de unuttuklarımı tazeliyorum. “Anne, bu sorular zihni zorluyor, insanı düşünmeye teşvik ediyor,” dediğinde ondaki bu farkındalığı görmek beni çok mutlu ediyor. Her gün ingilizce ve endonezce onlarca yeni kelime öğrenip bunları günlük hayatta kullanmaya çalışıyor.


Serin’i ise yaşı gereği daha yakından takip etmem gerekiyor. Oyuna dalıp günü hiç çalışmadan bitirebiliyor. Oyun oynaması harika ama çalışmayı da gününe dâhil etmesini istiyorum. Çalışırken bir de bakıyoruz ki yüzlükleri bilmiyor ya da beşer beşer sayarken zorlanıyor. Böylece nereye odaklanmamız gerektiğini hemen görüyor, programımızı buna göre oluşturabiliyorum. Hiç İngilizce bilmezken son bir ay boyunca neredeyse her gün çalışarak çok iyi yol katetti.


Tarihe önem veriyorum. Çünkü tarih üzerinden hemen hemen her şeyi konuşabiliyoruz: coğrafyayı, sanatı, bilimi, felsefeyi… Yanımda getirdiğim tarih atlasından bir dönem seçiyoruz. Bugünlerde 600–1400 yılları arasındaki savaşçılar ve yaşananlar üzerine okuyoruz. Yıllardır hayalini kurduğum tarih çizelgesini sonunda hayata geçirebildim. Fikirler, eyleme geçmemize vesile oluyor.


Hiçbir konu düz bir çizgide ilerlemiyor. Güzelliği de burada. İncelediğimiz dönemin içinde Batı Roma çıkıyor karşımıza. Merak edip Roma’nın kuruluşuna gidiyoruz. Doğu Roma deyince konu mutlaka Fatih Sultan Mehmet’e ve Ayasofya’ya geliyor. Geçen yıl İstanbul’a gidip dopdolu bir eğitim gezisi yapmıştık. Oradan Cengiz Han’a, Moğol İmparatorluğu’na, Anadolu’ya ve Anadolu’daki eski uygarlıklara geçiyoruz. Sürekli bir ileri, bir geri gidip okuyor, izliyor ve öğreniyoruz. Çünkü çocukların soruları ve merakları bitmiyor. Anadolu dediğimde, “Anne, hep Anadolu diyoruz da bu Anadolu tam olarak neresi? Neden adı Anadolu?” diye bir soru gelince hop, dönüyoruz en başa.


Derin’le her gün Roma üzerine yazıp okuyoruz ama konuyu Serin’in de anlayabileceği bir yere çekmek istiyorum. O zaman surlar yapmak için kilden tuğlalar hazırlamaya başlıyoruz. Biz Derin’le tuğla yaparken Serin ve Merin kendi sanat eserlerini üretiyor; kille oynamanın ve ona şekil vermenin hazzını yaşıyorlar.


Günü olabilecek en verimli şekilde geçirmeye çalışıyor, akşam olunca biraz mola veriyoruz. Derin arkadaş çevresinden uzaklaştığı için akşamları onlarla çevrim içi bilgisayar oyunu oynamasına izin veriyorum. Serin de bundan faydalanıyor. Merin ise her gün aynı filmi izliyor. Buz Devri’ni bir gün Türkçe, bir gün İngilizce seyrediyoruz. Merin, “Don’t cry ne demek anne?” diye sorduğunda uyguladığım yöntemin işe yaradığını hissediyorum.


Haftada bir gün yazı yazmaya, her akşam bir iki saat dikiş dikerken de Türkiye’deki gündemi takip etmeye çalışıyorum. Yapmayı sevdiğim ve bana kendimi iyi hissettiren işleri korumaya özen gösteriyorum.


Bu hayat elbette her gün kusursuz işlemiyor. Bazen programlarımız aksıyor, yapmak istediklerimize yetişemiyor, kaygılanıyor ve doğru olanı yapıp yapmadığımı sorguluyorum. Yine de bütün zorluklarıyla birlikte kurduğumuz bu hayatı çok seviyorum. Birlikte okumaktan, araştırmaktan ve üretmekten, bir sorunun peşinden hiç planlamadığımız yerlere gitmekten ve öğrenmenin gündelik hayatın içinde nasıl kendiliğinden çoğaldığını görmekten büyük keyif alıyorum. Okulsuzluk bizim için yalnızca okula gitmemek değil, yaşamı ve öğrenmeyi birbirinden ayırmadan sürdürebilmenin en anlamlı yolu.


Çocukların neyi, ne zaman ve nasıl öğrenecekleri konusunda giderek daha fazla söz sahibi olmalarını çok önemsiyorum. Kendi meraklarını tanımalarını, zamanlarını kullanmayı öğrenmelerini, sorumluluk almalarını ve hayatlarını sürekli birilerinin yönlendirmesine ihtiyaç duymadan sürdürebilmelerini istiyorum. Çünkü insanın kendi öğrenmesi ve zamanı üzerinde söz sahibi olması, aslında kendi hayatı üzerinde söz sahibi olması demek.


Bunun onları yalnızca daha bilgili değil, aynı zamanda daha özgür insanlar yapacağına inanıyorum. Bizim için okulsuzluğun en eşsiz değeri de burada: Çocukların kendi hayatlarının seyircisi değil, giderek güçlenen birer öznesi olmalarına alan açmak.


Buraya kadar okuduğunuz için teşekkür ederim. Sevgiler.

Yorumlar


bottom of page