Denpasar'a doğru
13 Temmuz 2026

Saatimi kurup Bali’nin başkenti Denpasar’a gitmek için 07:00 gibi uyandım. Sabah sessizliği muhteşem. Herkes uyuyor, sadece ben varım. Kahve yaptım. Yola çıkacağımız için bir işe koyulamadım. Sürekli verimli olmam gerektiğini söyleyen tarafım her anın değerlendirilmesi gerektiğini söylüyor. O sesi dinlemedim, 1-1,5 saat boyunca kahvemin keyfini çıkarmaya, Denpasar’da gidebileceğim yerlere, kumaşçılara baktım. Merin’le bir yere gitmek, plan yapmak imkansız. Muhtemelen her zaman olduğu gibi yorulacak, uykusu gelecek. Tek derdim Merin’i rahat ettirmek, oyalamak olacak ve bir yere gidemeyeceğim. Durmadan çocuk sahibi olan aileleri bilmiyorum ama ben bu kısıtlanmış halden, öğle uykularından, yorgunluk krizlerinden çok yoruldum. Dışarıda çocuklarla, özellikle Merin’le çok zor durumlarda kaldığım için evde kalmayı tercih ediyorum. Türkiye’de hayatımı buna göre düzenlemiştim. Bali’de her şeyi baştan keşfediyor olmak, mesela kumaşı, kitabı, ihtiyacım olan malzemeleri nereden bulacağımı bilememek ekstra stres oluşturuyor. Tekrar tekrar belirtmeye gerek yok belki de ama açıklama gereği duyuyorum. Çocuklarımı çok seviyorum ama özellikle bu dönem bıkkınlık, yorgunluk, tahammülsüzlük, yetememe ve bununla baş etmede zorluk yaşıyorum. Kendime sürekli bir geçiş sürecinde olduğumuzu ve hala her şeyi olması gerektiği gibi yapmaya çalışmanın yorucu olduğunu hatırlatıyorum.
Ali’yi uyandırdım. “Beni en son uyandır. Siz hazırlanın.” dedi. Hep söyle söylüyor, sinirleniyorum. Oysa biz kendisini bekliyoruz çoğu zaman. Saati belli olan, gitmemiz gereken bir yer olduğunda sabaha kadar uyuyamıyor. Muhtemelen yine uyumamıştır. Sadece bir kaç saatlik uykudadır. Düşünmemeye çalışarak çocukları kaldırdım. Hemen hazırlanıp Ali’yi uyandırdık. Taksi çağırıp çıktık. Büyük araba çağırmaya çalıştık ama sürekli reddettiler. Bu sebeple küçük de olsa bir araba yeter ki gelsin diye herhangi bir tane seçtik. Fakat şoför gelince arabasının dört kişilik olduğunu, bizim beş kişi olduğumuzu, uygulama üzerinde bunun sorun olabileceğini söyledi. Ali sinirlendi. Açıklamaya çalıştı. Öncelikle “İngilizce biliyor musun?” diye sordu. Sorusundan ve sorma şeklinden ne kadar sinirli olduğunu anladım. Genç adam bildiğini söyleyince durumu anlattı. Defalarca araç seçtiğini ama reddedildiğini, sonuçta istemese de küçük araba da olsa seçmek zorunda kaldığını çünkü gitmemiz gereken yere saatinde ancak böyle yetişebileceğimizi söyledi. Arabanın küçüklüğünün bizim için sorun olmayacağını, sığacağımızı da belirttikten sonra anlaştık ve yola çıktık.
Yolculuğumuz çok keyifli geçti. Yolda, tuvalet ya da bişeyler içmek için durabiliyoruz. Taksiciler bunu sorun etmiyor, sabırla bekliyorlar. Kimsenin Türkiye’deki gibi bir yerlere yetişme, çok para kazanma çabası yok gibi. Paraları olmasa da bizdeki hırsın, çabanın dörtte birine sahip değiller. Bali’ye çocuklarla geldiğimiz gün de buna çok şaşırmıştım. Ali bizi karşılamaya gelirken büyük bir VIP araba kiralamıştı. Binince arabanın lükslüğü karşısında şaşırmıştık. Koltukların yanındaki düğmelerin masajı başlatmaya yaradığını öğrenip oldukça uzun süren yol boyunca arabanın masaj hizmetinden yararlandık. Bali’ye gelir gelmez masaja maruz kaldığımı düşünüp gülmüştüm ama geleli 1,5 ay olmasına rağmen masaja gitmedim. Spor ve bilinçli beslenme öyle çok zamanımı alıyor ki ne kişisel bakıma, ne masaja zaman kalmıyor. Sağlıksız bir vücudum varsa ne yapayım masajı, spayı, manikür, pedikürü. Neyse, bunlarla ilgili yazacağım günler de gelecek. O gün Ali şoförden önce bizim restorana uğramasını rica etmişti. Yolların darlığına, trafiğin berbatlığına rağmen şoför memnuniyetle kabul etmişti. Restorana ilk kez o akşam gitmiştim. Taksi şoförü bizi beklerken biraz oturmuş, kahve içmiştik. Yemek sipariş edip yanımıza almak için paket edilmesini beklemiştik. Şoföre de kahve ve yemek alıp yola devam etmiştik.
Bu sabah yolda durduğumuz bir kafe saat 09:00 olmasına rağmen henüz açık değilmiş. Başka bir markette durup oradan hazır kahve almak zorunda kaldık. Yol boyunca Ali ve genç şoför sohbet ettiler. Oldukça nazik biriydi. Üniversitede hospitality bölümünü okuyormuş. Türkçede karşılığı Otelcilik ve Konaklama Bölümü, kısaca Turizm sanırım. İşiyle yakından bağlantılı bir bölümde okuduğunu ve bu işte gayet iyi olduğunu söyledim. İlerde kruvaziyer gemilerinde çalışmak istediğini söyledi. 24 yaşındaymış. Ali, evli ve çocuklu olup olmadığını sordu. Gülerek evlenmek için çok genç olduğunu söyledi. Ali, Bali’de insanların çok genç yaşta evlenip çocuk sahibi olduklarını söyleyince, bunun doğru olduğunu, yaşıtlarının evli olduklarını ama kendisinin hayalinin 30’larında, finansal kararlılık sağladıktan sonra evlenmek olduğunu söyledi. Ali’nin gözlemine göre Bali’de gerçekten genç yaşta evleniyorlar ve çocuk sahibi oluyorlar ama aynı zamanda boşanma oranları da fazla. Elimizdeki aptal kutuları hepimizi aptallaştırıyor gibi hissediyorum. Bali’de de çocuk, yetişkin herkesin tek eğlencesi telefon olmuş. Kendi hayatına, yalnızlığa, sessizliğe dayanamayan insanlar, her fırsatta eğlenmek, kendinin en iyi halini sunmak, başka hayatları izlemek ya da bitmeyen istekleri satın almak için telefonlarına tutunuyorlar. İlişkileri de ekranlar üzerinden bilinçsizliğe bağlıyor zihnim. Çünkü kendimize dönsek, ekranlara sığınıp kendimizden kaçmasak, uyuşturmasak zihnimizi, hayatımızın en önemli kararlarını alırken bu kadar aceleci olmaz bu bilgi çağından çok daha fayda sağlayabiliriz gibi geliyor bana.
Benim gibi sanki hayatını aptallıkla geçirmemiş gibi davranan, aklı başına çok sonra gelmiş kişiler de bu insanları küçümseyip ne zavallı işlerle uğraştıklarını düşünürler. Kendimi bir çok açıdan takdir ediyorum etmesine ama bazen ben bile kendime katlanamıyorum. Şu an bu satırları oturum işlemlerini yaptıktan sonra geldiğimiz alışveriş merkezinin en üst katında, bulduğum boş, rahat, sallanan koltuklarda otururken yazıyorum. Kucağımda Merin uyuyor. Merin’in uyku saatinden doğan bu zorunlu oturma eylemini yazı yazarak geçiriyor olduğum için içten içe kendimle gurur duyuyorum. Büyük ihtimalle bizler ancak aldığımız yüksek notlar, takdir belgeleri, yüksek sınav sonuçları, kazandığımız okullar kadar sevildik, sevildiğimizi hissettik. Aksi halde ailelerimizin gözünde pek değerimiz yokmuş gibi davranırlardı, saygı görmezdik. Belki de hep aferin almak içindir bu her anı verimli geçirme, yüksek performans gösterme çabası. Zamanını aptallıkla geçirdiğini düşündüğümüz insanları eleştirmenin altında da o kayıtsızlığa ve kayıtsızken bile kendini sevme, kendine katlanabilme haline büyük bir imrenme vardır belki de. Bu yaralar bir şekilde yardım alarak iyileşebilir diyeceğim ama belki de hayat bu acılardan ibarettir ve her şeyi çözmeye gerek yoktur. Bu acıları farkına varıp bunlarla yaşamanın bir yolunu bulmak en güzelidir belki de.
Ali söz verdiği gibi kahve alıp beni bulmuş. Artık yazamam. Şarjım da bitiyor. Şimdilik bu kadar. Görüşmek dileğiyle.




Yorumlar